Simülasyonda mıyız?

  • Öncelikle şunu vurgulayayım ki benim söyleyeceklerim de çoğunlukla kişisel görüş ve spekülasyonlar olacak. Evrenin bir simülasyon olduğu fikri çok da akıl dışı değil ama motamot rasyonel bir düzenleme olarak değil. Bireysel, kollektif ve evrensel bazda değişime açık dinamik bir yapı var. Birkaç yıl önce bir yapay zeka asla insan gibi olamaz diyordum şimdi geldiğim nokta neredeyse dibine kadar yapay zeka olduğumuz noktasında. Zira bilgiyi işleme, öğrenme vb konularda o matematiksel modellere o kadar yakın bir noktadayız ki. Belki o model havuzunun bireysel olması dışında. Ki bu da matematiksel modelleme yaklaşımna ters düşmez zaten. Yani simülasyon olabilir ama farklı kademelerde farklı etkileşimlerin olduğu bir simülasyon. Kendi kendimize yarattığımız, kollektif olarak beslediğimiz ve evrensel düzeyde bize aynalık eden evrensel düzeyde etkiler var. Dinamik bir oyun gibi.
  • Evrenin tamamını değil bilinç farkındalık alanda bulunan yerler kısa süreliğine var oluyor olabilir. Aslında bu fikir vidyodaki paralel evrenlere (çoklu evrenler) en büyük eleştirimdi. Sonsuz silsile fikrine kapı açmak bir düşünce değil savruluştur. Orda makul olarak şu söylenebilirdi ki bu gerçekten daha makul. Her seçimde farklı bir siz var ve o da en az bu evren kadar gerçek. Hayır bu evren kadar gerçek değil. Zira tüm bilincinizle ve dikkatinizle (şamanik terimler) en çok hangisini besliyorsanız o en gerçek. Diğer olasılıklar enerji almayı bıraktıkça çözülürler. Evrensel varoluşun kök kodlarından biri enerji tasarrufudur. Bunu uygun olmalı modellemelerde.
  • Bir diğer mesele beynimiz gerçekliği algılıyor mu, modelliyor mu? İkisi de doğru. Ama eksikler de. Algılıyor da ve modelliyor da. Ama sadece zihin olarak değil. Başka algı kapılarımız da var ve onlar da modelliyor. Ama modern insan körlükleri içinde kaybolmuş. (Kalp, beden, eterik düzey) Gerçeklik kaygan zemin. Hangi gözlüklerle baktığınıza göre değişir. Sosyolojideki fenomenolojik yaklaşım oldukça kalitelidir bu noktada ve pencereler sunar. Algı kırıntılarını kullanarak gerçekliği inşa ediyoruz. Zira ön tanım, önyargı ve körlüklerimiz var. Gördüğümüz şeyler çoğu zaman nesnelerden ziyade tanımlamalar oluyor. Zihin bütünlüyor. Bir yönüyle mükemmel (enerji tasarrufu) diğer yönüyle tehlikeli (körlükler yaratıyor)
  • Simülasyonlar var. Hem de bireysel düzeyde de çalışan. Onlar bir araya gelip kollektif simülasyonları oluşturuyor. (Zamanın ruhu, kiplik, paradigma) bunlar potansiyelleri oranında birbirlerini etkiliyor.) Evrensel simülasyonda bunlara tepki veriyor. Aynalık yapıyor. Yani dinamik bir total sistem/simülayon var.
  • Yorumlarınızın sonu biraz vahdeti vücud’çulara ve belki de Leibniz’in Monad’ına doğru kayıyor gibi. Ve birçok okült yaklaşımda ve mistik ekolde buna benzer şeyler söyler. Tanrının bir parçası, büyük bilinç vb. Tanrının rüyasındayız. Bilemiyorum ama bu bana biraz egosal refleks gibi geliyor.
  • irade ve düşünceler olayı da tartışmalı. Öğreniyoruz. Anlam dediğimiz şeyi. Aslında her şeyin özü anlam ve bilgi olarak ilişki biçiminden başka bir şey değil. Bir bebeğin dil gelişimini adım adım izleme fırsatınız olursa eğer göreceğiniz şey bizim düşünme vb dediğimiz şeyler ilişki biçimlerinden başka bir şey değil. Yine bu konuda Şamanik uçucular, hermetik arkonlar da farklı bir yaklaşım sunar. Aslında algoritmalar oluşturuyor ve bunların içinde yaşıyoruz. İnançlar. Başka varlıklar bana inandırıcı gelmiyor. İnsanın mitolojiye, destanlara ihtiyacı var bu gerçek. Bu boşluk duygusu başka türlü sindirilir değil. Ama bireysel algoritmalar, kipliklere dönüştüğü ve evrensel kodlarla dans edebilecek seviyeye geldiği sürece insanın başka şeylere ihtiyacı yok. Statüko kavramı bunu bir güzel açıklıyor. Var olmayan bir şey her şeyi biçimlendirebiliyor. (Mitleri yaratmanın gücü için bahsettiğim gözle İnce Memed romanını okumanızı öneririm.) Bir mit nasıl yaratılıyora güzel ışık tutabilir.
  • Özgür irademiz var. Ama körlüklerimiz çok. Nefes almayı bile bilmeyen uygarlıklar inşa etmişiz. Övünçlerimizin arkası boş. Bomboş.
  • Daha büyük bir ruhsal kaynakla bağlantımız olduğu fikri makuldür. Zira Kuran; Allah insanı yarattı ve ruhundan üfledi, der. Makuldür bu ama biz olmadan Tanrı’nın eksik olacağı düşüncesini içermez görüşüm.
  • Birey yaratıcı mevzuunda fikrim. Özgür irade var ve hesap günü de var. Mevcut evren ruhsal tekamül için oluşturulmuştur. Bağlantı hatları vardır. Şah damarınızdan yakınım diyen bir yaratıcı varken. Buna ilham, keşif, sezgi dersiniz. Yukarda da belirtmiştim insan tek boyutlu varlık değil ama biz zihin haricindeki şeylere kör ve sağırız. Ayrıca benim bu mevzularda hep tıkandığım yerle ilgili naçizane de bir uyarı yapmak isterim. 220 voltluk bir sigorta kutusuyla 100 bünlerce voltluk bir elektrik akımını taşımaya çalışmak tehlikelidir. Yani demem akılla anlamaya çalışmak tehlikelidir. Zira hep bir üst problem olacaktır. (Herman Hesse, Sidhartha’da bunu anlatır. Akılla çözmeye çalışmak beyhude bir çaba. Yeni şüphelere götürür her son.) ve belki kalbinizle ya da bedeninizle ya da enerjinizle bunu deneyimlemek gibi. Hal makamı belki de kastım tasavvuftaki. Tatmin olmak.
  • irademiz bize ve koşullarınıza göre şekilleniyor. Ve algoritmalar, inançlarımız. Ve lütfen kavramları sadece kavramsal düzeyde algılamayın. Onlarında boyutları var ve zihinsel basamakta sıkışmakla sonuçlanır.
  • kişisel deneyimler vb şeyler enerji düzeyinde var oluyor. Ve sizin bahsettiğiniz irade, niyet, istenç (şamanik terimler ve çok katmanlılar) bu deneyimleri kollektif kipliğe göre var kılıyor. Şu an fiziksel gerçeklik denebilir buna.
  • Kesinlikle kabukta yaşıyoruz. Carlos Castenada kitaplarını okuyun. Kurgu diyenler de var ama birçok mistik ekollerle benzer şeyler söylüyor. Bugün kuantum fiziğinin geldiği nokta da burası. Saklı düzen (Bohm), Süper pozisyon, gözlemci etkisi, dalganın çöküşü vb. Mevzu gerçekten kipliklerle alakalı daha çok.
  • bireysel bakış açılarımız dinamiktir. Ve bence tam da bu gerçeklikte var oluş nedenimiz bu bakış açısını geliştirmek. Ruhsal tekamül. Yine şamanik perspektif rüyalardaki evrenin gerçek şu ankinin rüya benzeri olduğunu söyler. Ve makul gerekçeleri vardır. Ve diğer birçok ekolde böyle söyler.
  • Yaratıcının farklı bakış açılarından kendini deneyimlemesi fikri bana makul gelmiyor. Sezgisel olarak. İhtiyacı da yoktur. Burda dediğim yaklaşımlara kayıyorsunuz. Monad, vahdeti vücud vb. Kuran der: Şüphesiz biz insanı en mükemmel şekilde yarattık. Ama aşağılıkların en aşağısı kılınışı sonradandır. Ve yine der, insanı evrendekilerin pek çoğuna üstün kıldık. Halife makamında insan bu büyük bür şan. Ama nefs vb şeyler sınav gibi. Yani ruhsal tekamül gerçekleştiğinde insan bu makama layık olabilir. Aksi taktirde bir maydonoz sapı. Farkı yok.
  • Niyet evreni şekillendiren formsuz enerji gibi bir şey. Ama terim ve teknik anlam olarak düşünüldüğünde ve yine şamanik bakış açısına göre. Saf enerji. İşlendiğinde yaprak ve ağaç vb şey olan. Ve bu saf formla aradaki bağ.
  • görünmeyen ipliklerle birbirimize göbekten bağlıyız aslına bakarsan. Sen, ben ayrımı daha zor koşulları olan bir düzen ve simülasyon yaratıyor. Bizlik ve birlik önemli. Ama dediğim gibi Tanrıyla tek parçada birleşme fikri değil.
  • Bilinç ve bilinçaltı, bilinç ötesi vb şeyler insanın tek parça olmadığının iz düşümleri. Kalp ve beden de bunlarla ilgili.
  • doğru ve yanlışı bilen, ayırt edebilen (ilham), bunun standartlarını belirleyebilen (furkan). Bunlar bize söylenmiş. Sorumlu davranarak bunu aşabiliriz. Silsile tuzağına düşmeden oyun içindeki özgür irademizle çelişmiyor fikrimce. Zira özgürlük bence sorumlu durabilmektir. Adil olabilmektir. Liyakate sagı gösterebilmektir. Evrensel değerlere, bilgiye, bilene…
  • Safi zihin olmuş toplumlarız. Diğer parçalarımız yok sayan bir işgüzarlıkla. Acılarımızın, sorunlarımızın başladığı yer de burası. Denge ve bütüncül bakış bu nedenle önemli.
  • Görmüyoruz diye bazı şeyleri yok sayamayız. Ama şu da var ki arayız silsile tuzağına düşmesin. Farklı görüşler ve farklı duyuşlara ihtiyacımız var. Ve bunları sağlayabilecek donanıma sahibiz.
  • Gerçeklik nerde baktığımıza, neyi aradığımıza göre değişkenlik gösterebilir. Çok boyutlu bakmak gerekir.
    Son söz: Hayatta anlamı aramak kadar yaşamak da gerekir. Ve yaşam bize öğretebilir eğer istiyorsak.

Haşim Sönmez

Deja vu’yu Aşan Bir Deneyim Olarak Üçlemdelik

Déjà vu, bir anı ilk kez yaşarken ona daha önce yaşamışsın hissinin eşlik etmesidir. İki zaman katmanı üst üste biner: şimdi ve geçmiş. Ama déjà vu’nun kökünde bir belirsizlik vardır, anımsama vardır, kaynağı yoktur. Nerede, ne zaman yaşadığını bilmezsin.

Üçlemdelik bu deneyimin bir üst basamağıdır. Aynı anı üçüncü kez yaşama hâlidir ama ilk ikisinin de kaynağı belirsizdir. Ve bu tamamlanma, bir aşmadır: artık “bunu daha önce yaşadım” değil, “bunun içindeydim” denir. Zaman ve mekân ayrıntısı silinmiştir; geriye kaynağı olmayan bir anımsayışlar kümesi kalır.

Kavramın adı bu yapıyı kendi içinde taşır: üç + lem + de + lik. Üç, iki ile başlayan çokluğun kanıtlanmış hâli; -lem, bir araya gelme; bulunma, olma, -de, içinde bulunma (soyut ve somut mekanları kapsayan); -lik, hâl, isimleme, kavram dünyaaına dahil oluş. Yani üçlemdelik, bir bakıma “üçün içinde bulunma hâli”dir. Ayrıca ve kelimenin sonundaki delik olarak da ifade edilebilme esnekliği, zamanı ve mekanı aşan bir kapı, portal çağrışına da açıktır. Belik de geçmiş, şimdi ve geleceğin iç içe geçtiği, uzay-mekanın bulutsulaştığı bir anlamı da davet eder. Yani içinde bulunmanın bir geçit olduğunu da fısıldar. Déjà vu’nun dar yarığı, üçlemdelikte üçe açılan bir deliğe dönüşür. İçinden geçilir, ama hangi sefer, kaçıncı geçiş, bilinmez.

(Haşim Sönmez)

“Değerlendirme” Kavramının Müfredattaki Bir + İki Yüzü: Ölçme, Düşünme ve Değer Biçme

Bir Kavramın İflası

“Değerlendirme” dendiğinde eğitim sisteminin zihninde canlanan tek şey: sınav, not, puan, geçme-kalma. Oysa Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne baktığımızda, bu kavramın çok daha geniş bir anlam yelpazesine yayıldığını görüyoruz. Peki bu zenginlik neden sahaya yansımıyor? Neden her “değerlendirme” ölçmeye indirgeniyor?

1. Bağlam: Teknik Ölçme Bağlamı (Daralan Alan)

Müfredatta “değerlendirme” kelimesinin geçtiği yerlerin yaklaşık %70’i, doğrudan ölçme ve değerlendirme sistemiyle ilgilidir. Ama bu ziyadesiyle nicelikseldir. Zira işin nicelikle iç içe geçmiş niteliksel boyutları mevcuttur. Ve “değerlendirme” kavramı bağlamına kazanımlar da dahil edildiğinde sonuç ilginç bir şekilde yaklaşık %85’e %15 civarı ‘ölçme ve değerlendirme’nin aleyhine çıkmaktadır.

Bu kümede karşımıza çıkanlar:

· Biçimlendirici değerlendirme (süreç odaklı, geri bildirim merkezli)
· Öz değerlendirme (öğrencinin kendine bakışı)
· Akran değerlendirme (arkadaşının çalışmasına yorum)
· Grup değerlendirmesi (ortak ürünlerin sorgulanması)

Sorun: Bu kümeyi oluşturan kavramların tamamı, ne yazık ki uygulamada “öğretmenin not vereceği birer araç” olarak algılanıyor. Oysa biçimlendirici değerlendirmenin özünde not yoktur; gelişim vardır.

2. Bağlam: Yargısal Değerlendirme (Bilişsel + Felsefi Boyut)

İşte asıl zenginlik burada! Müfredatta “değerlendirme” kavramı, sadece ölçme tekniği olarak değil, aynı zamanda bir düşünme becerisi ve bir değer biçme eylemi olarak karşımıza çıkar. Bu iki boyut aslında aynı madalyonun iki yüzüdür.

a) Bilişsel Boyut: Düşünme Becerisi Olarak Değerlendirme

Yenilenmiş Bloom Taksonomisi’nin -ki aynı zamanda son 3 müfredattaki baskın şekilde vurgulanan 21. Yüzyıl Becerilerinde de mevcuttur- en üst basamaklarından biri olan “değerlendirme”, öğrencinin bir metni, bir olayı, bir ürünü kendi belirlediği ölçütlere göre yargılaması, eleştirmesi, bir sonuca varmasıdır.

Örneklemek gerekirse:

“Okuduğu şiirin başarılı olup olmadığına, kendi belirlediği ölçütlere göre karar verir.”

Buradaki “karar verme” eylemi, ölçme aracıyla ilgili değildir. Öğrenci sınava girmiyor, not almıyor; sadece düşünüyor, karşılaştırıyor, sentezliyor, yargıya varıyor. Bu, zihinsel bir eylemdir.

b) Felsefi/Değerler Boyutu: Ahlaki ve Estetik Yargı Olarak Değerlendirme

Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi’nin kalbinde yer alan bu boyut, öğrencinin bir durum karşısında “iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, adil-adaletsiz” gibi yargılara varmasıdır.

Örneklersek:

“Adalet değerini içselleştiren öğrenci, arkadaşları arasında çıkan bir anlaşmazlıkta kimin haklı olduğuna ilişkin bir yargıya varır.”

Buradaki “yargıya varma” eylemi de bir değerlendirmedir. Ama bu değerlendirme, ölçme süreciyle değil, karakterle, vicdanla ve dünya görüşüyle ilgilidir.

Neden Aynı Kümede Birleştiriyoruz?

Çünkü her iki boyut da “bir şey hakkında hüküm verme” eylemidir. İlkinde hükmün dayanağı mantık ve akıl yürütmedir; ikincisinde ise değerler ve erdemler. Ama her ikisi de özünde “değerlendirme”dir. Ve en önemlisi, her ikisi de ölçme değildir.

Ayrı Dünya, Tek Bir Kavram

Müfredata baktığımızda “değerlendirme”nin üç ayrı bağlamda, üç ayrı anlam yüküyle karşımıza çıktığını görüyoruz:

Bağlam Anlamı Niteliği

  1. Teknik Ölçme Ölçme araçlarıyla veri toplama ve karar verme (araç olan ve daha çok öğretmeni ilgilendiren süreç)
  2. Bilişsel Boyut Mantıksal çıkarım ve eleştirel yargı Öğrencinin beyni ( bilişsel beceri)
  3. Felsefi Boyut Ahlaki ve estetik değer biçme Öğrencinin kalbi (karakter ve ahlaki beceri)

ELEŞTİRİ VE ÖNERİ

Sorun şu: Sistemin genel refleksi, bu üç ayrı dünyayı aynı torbaya doldurup hepsini “ölçme” gibi algılamak. Oysa:

· Bir öğrencinin bir şiiri “başarılı” bulması (bilişsel değerlendirme) ile
· Bir öğrencinin bir arkadaşının davranışını “haksız” bulması (ahlaki değerlendirme) ile
· Bir öğretmenin öğrencisine “70 puan” vermesi (teknik değerlendirme)

Aynı şey değildir. Ama çoğumuzun dilinde ve zihninde hepsi “değerlendirme” olarak kodlanmış.

Ne yapılabilir?

  1. Kavramsal ayrımı netleştirmeli: Müfredat metinlerinde bu üç bağlamın farklı olduğu açıkça vurgulanmalı.
  2. Dilimizi zenginleştirmeli: Belki “ölçme-değerlendirme”, “eleştirel değerlendirme”, “ahlaki değerlendirme” gibi alt kavramlar üretmeli.
  3. Öğretmen eğitiminde bu ayrımı işlemeli: Öğretmenlere “değerlendirme” dendiğinde sadece not vermeyi değil, öğrencinin düşünme sürecini ve değer yargılarını da kastettiğimizi anlatmalı.

SONSÖZ

İster bilişsel ister ahlaki olsun, her ikisi de bir “yargıya varma” eylemidir. Fark sadece yargının dayandığı ölçütlerde: Biri mantık ve akıl yürütme (bilişsel), diğeri değerler ve erdemler (ahlaki/estetik). Ama özünde ikisi de “değerlendirme”dir.

“Değerlendirme” kavramını ölçmeye hapsettiğimiz her an, aslında öğrencinin beynini ve kalbini de sınıfın dışına itiyoruz. Oysa asıl olan, öğrencinin dünyaya dair sağlıklı yargılar verebilen bir insan olarak yetişmesidir. Ve bu, sadece ölçme araçlarıyla değil, düşünme becerileriyle ve değerler eğitimiyle mümkündür.

Not: Sayısal veriler yapay zeka destekli oluşturulmuştur.

(Haşim Sönmez)

Bilgi Bizi Tutsak Edebilir mi?

Bilgi bizi tutsak edebilir mi?

Ne demişti Yunus Emre: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. / Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.”

Modern dünyanın insanı güncel bilgi bombardımanı ve her şeye yetişebilme kaygısıyla kuşatılmış durumda. Üstüne üstlük bir de üzerine yağan bilgi sağanağında aktif bir özne olarak değil de pasif bir nesne olarak yaklaşıyor bilgiye. Bilgi ile yanlış ilişki kurulduğunda, kantarın topuzu kaçırıldığında bireyler hiç de farkında olmadığı yeni körlükler ve koşullanmalar yaratıyor. Bu durumda bilgi bir özgürlüğün, gelişmenin ya da ilerlemenin değil tam tersine bilgiyle zehirlenmenin, esaretin ve yeni zincirlerin yaratılmasına neden oluyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak durumu tam da. Tabiri caizse bilgiye yaklaşım ve onu sahiplenme, içselleştirme biçimimiz bizi bir olumsuzluğa hapseden varoluşsal bir bilgi ağı matrisi yaratıyoruz. Bu nedenle pek çok şey göreceli bir duruma dönüşüyor: bilgi, yaş, yönetim, liyakat…

Bilgi aslında özgürleştirir, özgürleştirmelidir de. Ama onunla doğru ilişkiyi kurabilmemiz koşuluyla.

Üzerimizde baskı kuran kendi bilgi yoğunluğumuz ve bilgiye yaklaşımızın yarattığı zihinsel kargaşa bedenin çalışma biçimine de yansıyor. Mesela bugünün gençleri ve patolojik etkileri biriktirme biçimleri 100 yıl öncesinin 60-70 yaşındaki yaşlıları gibi. Yarattığımız bilgi ağı genomumuzu olumsuz bir şekilde sıkıştırıyor ve hiç de istemeyeceğimiz epigenetik, nöroplastisitik etkilerle şekillenen bir hücresel ve diğer düzeylerde bir matrix yaratıyor.

Bu konuda ilginç bir gözlemim de şudur: Bazen gençler görüyorum 15-16 yaşlarında ve neredeyse 10 yaş büyük gösteriyorlar. Kim bilir o yaşa geldiklerinde kaç gösterecekler. Bunun arakasındaki neden olarak şu yargıya vardım düşünme süreçlerimde. Bu çocuklar ortalama bir idol model tasavvurlarına benzemeye çalışıyorlar. Gözlemlerim genelde vurdulu kırdılı tiplerin bir ortalamasını rol model aldıkları yönünde. Ve bilinçaltı bu derin istence karşı kayıtsız kalmıyor. Ve yontuyor onları sessiz sedasız.

Eğer bilgi ile doğru bir ilişki biçimi kurabilir ve iç huzurunuzu alışkanlığa dönüştürüp bir tavır haline getirebilirseniz bunun olumlu faydalarını her anlamda görürüz. Sakinliği ve iç huzuru bir an önce tavır haline getirelim.

Bilgiyi özgürleşme aracı haline getirmek onu içselleştirip özgünleştirerek kendine mal etmekle mümkün. Bu aynı zamanda bilgiyi bir amaç olarak değil bizi özgürlüğe götürecek bir araç olarak görmekle mümkün. Ve bu durum sadece bilgiyle ilişkimizde değil diğer tüm her şeyle ilişkilerimizde de açıkça görülebilir, bilgiyi putlaştıran bir tutum değil özgürleşmek için bir araç olarak görebilmek ve bu minvalde ilişki kurabilmek. Ayrıca kendi bütünlüğümüze ulaşmadan bilgiyle dengeli bir ilişki kurmamız mümkün değil. Zira bu dengeyi salt zihinsel ya da bedensel ya da kalbi bir tutumla sağlayamayız. Bunların bütünselleştirildiği bir tutunla sağlayabiliriz ancak.

(Haşim Sönmez)

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın