“Değerlendirme” Kavramının Müfredattaki Bir + İki Yüzü: Ölçme, Düşünme ve Değer Biçme

Bir Kavramın İflası

“Değerlendirme” dendiğinde eğitim sisteminin zihninde canlanan tek şey: sınav, not, puan, geçme-kalma. Oysa Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne baktığımızda, bu kavramın çok daha geniş bir anlam yelpazesine yayıldığını görüyoruz. Peki bu zenginlik neden sahaya yansımıyor? Neden her “değerlendirme” ölçmeye indirgeniyor?

1. Bağlam: Teknik Ölçme Bağlamı (Daralan Alan)

Müfredatta “değerlendirme” kelimesinin geçtiği yerlerin yaklaşık %70’i, doğrudan ölçme ve değerlendirme sistemiyle ilgilidir. Ama bu ziyadesiyle nicelikseldir. Zira işin nicelikle iç içe geçmiş niteliksel boyutları mevcuttur. Ve “değerlendirme” kavramı bağlamına kazanımlar da dahil edildiğinde sonuç ilginç bir şekilde yaklaşık %85’e %15 civarı ‘ölçme ve değerlendirme’nin aleyhine çıkmaktadır.

Bu kümede karşımıza çıkanlar:

· Biçimlendirici değerlendirme (süreç odaklı, geri bildirim merkezli)
· Öz değerlendirme (öğrencinin kendine bakışı)
· Akran değerlendirme (arkadaşının çalışmasına yorum)
· Grup değerlendirmesi (ortak ürünlerin sorgulanması)

Sorun: Bu kümeyi oluşturan kavramların tamamı, ne yazık ki uygulamada “öğretmenin not vereceği birer araç” olarak algılanıyor. Oysa biçimlendirici değerlendirmenin özünde not yoktur; gelişim vardır.

2. Bağlam: Yargısal Değerlendirme (Bilişsel + Felsefi Boyut)

İşte asıl zenginlik burada! Müfredatta “değerlendirme” kavramı, sadece ölçme tekniği olarak değil, aynı zamanda bir düşünme becerisi ve bir değer biçme eylemi olarak karşımıza çıkar. Bu iki boyut aslında aynı madalyonun iki yüzüdür.

a) Bilişsel Boyut: Düşünme Becerisi Olarak Değerlendirme

Yenilenmiş Bloom Taksonomisi’nin -ki aynı zamanda son 3 müfredattaki baskın şekilde vurgulanan 21. Yüzyıl Becerilerinde de mevcuttur- en üst basamaklarından biri olan “değerlendirme”, öğrencinin bir metni, bir olayı, bir ürünü kendi belirlediği ölçütlere göre yargılaması, eleştirmesi, bir sonuca varmasıdır.

Örneklemek gerekirse:

“Okuduğu şiirin başarılı olup olmadığına, kendi belirlediği ölçütlere göre karar verir.”

Buradaki “karar verme” eylemi, ölçme aracıyla ilgili değildir. Öğrenci sınava girmiyor, not almıyor; sadece düşünüyor, karşılaştırıyor, sentezliyor, yargıya varıyor. Bu, zihinsel bir eylemdir.

b) Felsefi/Değerler Boyutu: Ahlaki ve Estetik Yargı Olarak Değerlendirme

Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi’nin kalbinde yer alan bu boyut, öğrencinin bir durum karşısında “iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, adil-adaletsiz” gibi yargılara varmasıdır.

Örneklersek:

“Adalet değerini içselleştiren öğrenci, arkadaşları arasında çıkan bir anlaşmazlıkta kimin haklı olduğuna ilişkin bir yargıya varır.”

Buradaki “yargıya varma” eylemi de bir değerlendirmedir. Ama bu değerlendirme, ölçme süreciyle değil, karakterle, vicdanla ve dünya görüşüyle ilgilidir.

Neden Aynı Kümede Birleştiriyoruz?

Çünkü her iki boyut da “bir şey hakkında hüküm verme” eylemidir. İlkinde hükmün dayanağı mantık ve akıl yürütmedir; ikincisinde ise değerler ve erdemler. Ama her ikisi de özünde “değerlendirme”dir. Ve en önemlisi, her ikisi de ölçme değildir.

Ayrı Dünya, Tek Bir Kavram

Müfredata baktığımızda “değerlendirme”nin üç ayrı bağlamda, üç ayrı anlam yüküyle karşımıza çıktığını görüyoruz:

Bağlam Anlamı Niteliği

  1. Teknik Ölçme Ölçme araçlarıyla veri toplama ve karar verme (araç olan ve daha çok öğretmeni ilgilendiren süreç)
  2. Bilişsel Boyut Mantıksal çıkarım ve eleştirel yargı Öğrencinin beyni ( bilişsel beceri)
  3. Felsefi Boyut Ahlaki ve estetik değer biçme Öğrencinin kalbi (karakter ve ahlaki beceri)

ELEŞTİRİ VE ÖNERİ

Sorun şu: Sistemin genel refleksi, bu üç ayrı dünyayı aynı torbaya doldurup hepsini “ölçme” gibi algılamak. Oysa:

· Bir öğrencinin bir şiiri “başarılı” bulması (bilişsel değerlendirme) ile
· Bir öğrencinin bir arkadaşının davranışını “haksız” bulması (ahlaki değerlendirme) ile
· Bir öğretmenin öğrencisine “70 puan” vermesi (teknik değerlendirme)

Aynı şey değildir. Ama çoğumuzun dilinde ve zihninde hepsi “değerlendirme” olarak kodlanmış.

Ne yapılabilir?

  1. Kavramsal ayrımı netleştirmeli: Müfredat metinlerinde bu üç bağlamın farklı olduğu açıkça vurgulanmalı.
  2. Dilimizi zenginleştirmeli: Belki “ölçme-değerlendirme”, “eleştirel değerlendirme”, “ahlaki değerlendirme” gibi alt kavramlar üretmeli.
  3. Öğretmen eğitiminde bu ayrımı işlemeli: Öğretmenlere “değerlendirme” dendiğinde sadece not vermeyi değil, öğrencinin düşünme sürecini ve değer yargılarını da kastettiğimizi anlatmalı.

SONSÖZ

İster bilişsel ister ahlaki olsun, her ikisi de bir “yargıya varma” eylemidir. Fark sadece yargının dayandığı ölçütlerde: Biri mantık ve akıl yürütme (bilişsel), diğeri değerler ve erdemler (ahlaki/estetik). Ama özünde ikisi de “değerlendirme”dir.

“Değerlendirme” kavramını ölçmeye hapsettiğimiz her an, aslında öğrencinin beynini ve kalbini de sınıfın dışına itiyoruz. Oysa asıl olan, öğrencinin dünyaya dair sağlıklı yargılar verebilen bir insan olarak yetişmesidir. Ve bu, sadece ölçme araçlarıyla değil, düşünme becerileriyle ve değerler eğitimiyle mümkündür.

Not: Sayısal veriler yapay zeka destekli oluşturulmuştur.

(Haşim Sönmez)

Bilgi Bizi Tutsak Edebilir mi?

Bilgi bizi tutsak edebilir mi?

Ne demişti Yunus Emre: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. / Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.”

Modern dünyanın insanı güncel bilgi bombardımanı ve her şeye yetişebilme kaygısıyla kuşatılmış durumda. Üstüne üstlük bir de üzerine yağan bilgi sağanağında aktif bir özne olarak değil de pasif bir nesne olarak yaklaşıyor bilgiye. Bilgi ile yanlış ilişki kurulduğunda, kantarın topuzu kaçırıldığında bireyler hiç de farkında olmadığı yeni körlükler ve koşullanmalar yaratıyor. Bu durumda bilgi bir özgürlüğün, gelişmenin ya da ilerlemenin değil tam tersine bilgiyle zehirlenmenin, esaretin ve yeni zincirlerin yaratılmasına neden oluyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak durumu tam da. Tabiri caizse bilgiye yaklaşım ve onu sahiplenme, içselleştirme biçimimiz bizi bir olumsuzluğa hapseden varoluşsal bir bilgi ağı matrisi yaratıyoruz. Bu nedenle pek çok şey göreceli bir duruma dönüşüyor: bilgi, yaş, yönetim, liyakat…

Bilgi aslında özgürleştirir, özgürleştirmelidir de. Ama onunla doğru ilişkiyi kurabilmemiz koşuluyla.

Üzerimizde baskı kuran kendi bilgi yoğunluğumuz ve bilgiye yaklaşımızın yarattığı zihinsel kargaşa bedenin çalışma biçimine de yansıyor. Mesela bugünün gençleri ve patolojik etkileri biriktirme biçimleri 100 yıl öncesinin 60-70 yaşındaki yaşlıları gibi. Yarattığımız bilgi ağı genomumuzu olumsuz bir şekilde sıkıştırıyor ve hiç de istemeyeceğimiz epigenetik, nöroplastisitik etkilerle şekillenen bir hücresel ve diğer düzeylerde bir matrix yaratıyor.

Bu konuda ilginç bir gözlemim de şudur: Bazen gençler görüyorum 15-16 yaşlarında ve neredeyse 10 yaş büyük gösteriyorlar. Kim bilir o yaşa geldiklerinde kaç gösterecekler. Bunun arakasındaki neden olarak şu yargıya vardım düşünme süreçlerimde. Bu çocuklar ortalama bir idol model tasavvurlarına benzemeye çalışıyorlar. Gözlemlerim genelde vurdulu kırdılı tiplerin bir ortalamasını rol model aldıkları yönünde. Ve bilinçaltı bu derin istence karşı kayıtsız kalmıyor. Ve yontuyor onları sessiz sedasız.

Eğer bilgi ile doğru bir ilişki biçimi kurabilir ve iç huzurunuzu alışkanlığa dönüştürüp bir tavır haline getirebilirseniz bunun olumlu faydalarını her anlamda görürüz. Sakinliği ve iç huzuru bir an önce tavır haline getirelim.

Bilgiyi özgürleşme aracı haline getirmek onu içselleştirip özgünleştirerek kendine mal etmekle mümkün. Bu aynı zamanda bilgiyi bir amaç olarak değil bizi özgürlüğe götürecek bir araç olarak görmekle mümkün. Ve bu durum sadece bilgiyle ilişkimizde değil diğer tüm her şeyle ilişkilerimizde de açıkça görülebilir, bilgiyi putlaştıran bir tutum değil özgürleşmek için bir araç olarak görebilmek ve bu minvalde ilişki kurabilmek. Ayrıca kendi bütünlüğümüze ulaşmadan bilgiyle dengeli bir ilişki kurmamız mümkün değil. Zira bu dengeyi salt zihinsel ya da bedensel ya da kalbi bir tutumla sağlayamayız. Bunların bütünselleştirildiği bir tutunla sağlayabiliriz ancak.

(Haşim Sönmez)

Önce İnsan!

Artan okul şiddeti olayları, üzülerek söylüyorum ama toplumsal çürümüşlüğün öncü yansımaları. Bunların burda ve okullarla sınırlı kalacağını düşünmek ciddi bir safdillik olacak. Ayrıca yapılan süreç analizleri de asla asıl sebeplerin yanından bile geçmiyor. Milyonlarca kişinin hayatını etkileyen deprem bile bizi kendimize getirmedi. Hatta çözülmüşlüklerimiz katlanarak arttı. Ne arıyoruz acaba ihya olmak için? Neyi bekliyoruz. Islah edilmeyi mi?

Birbirimize göbekten bağlı olduğumuzu idrak ettiğimiz gün bir şeyleri değiştirebiliriz. Ne demişti Amin Maalouef, toplumlar en zayıf bireyleri kadar güçlüdür. Ne demişti Kuran: Toplumlar kendi iç dünyalarını düzeltmeden Allah onları düzeltmez. Ne demişti Aliya İzzetbegoviç: İnsan olmadan Müslüman olamazsınız.

İnsan olmadan her türlü şeyi olmaya çalışıyoruz maalesef. Türlü etiketler ve kariyerler. Oysa tam da zirvedeyken, mutlu olmamız gerekirken, içimizdeki boşlukla mücadele ediyoruz. Örneğin, yaklaşık 850 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin adamı olan Elon Musk -ki oldukça yetenekli ve üreten de bir insandır- mutlu değilim dedi. Hayatının tatmin edici olmadığını belirtti. Demek ki insanların hedef diye önlerine koydukları şeyler aslında başka bir şekilde kendimize bağladığımız zincirlerden ibaret.

Kollektif yapılarımız var diye bireysel sorumluluklarımızı yapmayacak mıyız? Şimdi bizler bir devlete sahibiz diye bireysel sorumluluklarımız olmayacak mı? Eğer öyle olursa karşılaşılan sonuçlar şaşırtıcı olmuyor maalesef. Her birimiz güçlerimiz ölçüsünde talancı bir zihniyetle yaşarken ve tüm seçimlerimizde bu talancı refleksle hareket ederken sonuçlara neden şaşırıyoruz. Ve bir de şiddet vb reflekslerin maliyetlerinden ziyade paranoyak ve tehdit psikolojisinin yaratacağı maliyetler emin olun çok korkunç olacak. Unutmayalım bireyler neyse toplumlar o oluyor. Yöneticiler, sistemler ve devletler o oluyor. Yani ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yaratıyoruz. Sistemler, yapılar vb. Şimdi şu sorulabilir tam olarak: Kim kötüyü ister ki? Evet, kimse kötüyü istemez ama çıkarcı, rantçı, torpilci bireysel tercihlerimizin yarattığı sonuçlar bunlar maalesef. Alanın temizliği derken tam da kastettiğimiz şeydir bu. Çünkü alan ne istediğinize göre değil kim olduğunuza göre şekillenir.

Hepimizin her an tüm seçimlerimizde sorumlu davrandığımızı idrak etttiğimiz gün bir şeyler değiştirebiliriz. Kuran en üstün olanın sorumluluk bilinci taşıyan olduğunu söyler. Ve buna ulaşmanın en kolay yolunun adil olmaktan geçtiğini söyler. İdeallerle ve değerlerle yüklenemeyen çocuklar, örnek olunamayan çocuklar içsel boşluklarını anlamsız ve amaçsız şeylerle doldurmaya çalışıyorlar. Eğer çocuklarımızın içlerindeki boşluğu geleceğe dair umut, hayal ve vizyonlarla dolduramazsak böyle saplantılı ve sapkın hezeyanlar dolduracak. Bence her çocuğun hakkıdır eşit, adil, şeffaf ve kendini geliştirebileceği bir toplumda yaşamak ve buna inanmak. O dem çocuklar ideal ve vizyon geliştirebilirler. Büyük bir bütünün parçası olduklarına inanırlar. Tam da burda bize düşen sorumluluklarımız. Onlara güzel bir dünya imajı verebilmek.

Şimdi ben iddia ediyorum sorumluluk bilinciyle davransaydık tüm maliyetlerimiz binlerce kat azalırdı, maddi ve manevi maaliyetlerimiz.

Özü ve sözü bir olmayan adamlar bizlere masal anlatmasın. Dürüst olmayandan vebadan kaçar gibi kaçın. Zira alanı bozuktur evrensel değer geliştirmeyenin. Ve bozuk alanlıdan sudur eden her şey de bozuk olur: İş, ürün, çocuk, bilim, söz. Kısaca aklınıza gelebilecek maddi ve manevi her şey. Bu nedenle de çürümüşlüğü yasa ya da kontrol ile düzeltemezsiniz. Ne demişti Napolyon, “Ahlakın olmadığı yerde kanun işlemez.” Ve en doğru yasa bizi özgürlüğe götürendir, der güzel bir söz. Bir birey olarak kendimizi geliştirmemizin önünü açandır doğru yasa. Gelişmiş bireylerin yaratabileceği sinerjiyle oluşur ideal toplumlar. Ve en hakiki yasalar içimizde işleyenlerdir. Dışardaki yasaların bizleri düzeltmesini beklersek sonuçlarımız tam olarak bu tarz hezeyanlara dönüşecektir ama er ama geç. “Güç bilgelikle dengelenmezse zulüm üretir, der Konfüçyüs. Sadece güce odaklanmış zihniyetler, hastalıklı rekabet ve başarı tanımlamalarına çengellenmiş, bilgeliği unutmuş zihniyetler sizlere huzuru ve barışı getiremez. Ve sayılabilen, ölçülebilen şeyler içlerinde sonsuzluk barındıramaz.

Hz. Salih’in kavmi, Deve’nin su içme hakkından rahatsız olduğu için, neticede sadece bir hayvan dediği için, onun sırasını beklememek için onu boğazladılar. Ve bu yüzden helak edildiler. Rant uğruna her yeri boyadığımız betona bakın. Beton uğruna yersiz ve yurtsuz bıraktığımız, yaşam alanlarını talan ettiğimiz o hayvanların sahibi olduğunu düşünmüyorsanız ve bu yapılanların bedeli olmadığına inanıyorsanız tamamıyla boşa yaşamışız.

Şimdi kendinize tam da şunu sorun: Nereye bu savruluş?

(Haşim Sönmez)

Susmak Nimeti

Sessizlikten hiç korkmayın. İçsel konuşmayı da azaltabilmişseniz. Ve hatta kesebilmişseniz ne mutlu size. Zira sessizlik kadar ruhu besleyen hiçbir şey yok. İnanın insanlar tüm enerjilerini konuşmaya harcıyorlar. Ve konuşmak bir alışkanlık halini almış çoğunda. Hatta bazıları bu durumu bağımlılık haline getirmiş. Bence boşa enerji harcıyorlar.
Bir insan neden konuşur: İhtiyaç, paylaşım, öğrenme vb. Ama çoğu o nokta da ki tamamen dürtüsel, mış gibi, şikayet ve bahane üretme üzerine. Yeminle nerdeyse hastalık boyutunda.
Az konuşmak çok iyidir. En azından ben böyle bakıyorum olaya. Susabilsek ruhumuzun yolu göstermesine izin vermiş olacağız. Susabilsek içimize doğacak ilhama yer açmış olacağız. Ama maalesef modern dünyanın insanı tam tersine susmayı olumsuz olarak etiketliyor. Oysa sürekli konuşurken ne kadar eksildiğimizi bir anlayabilsek! Ve aslında modern dünyanın insanındaki yitik halka tam olarak bu nedenledir. Ruh çok konuşmayla büyüyen egonun yarattığı duvarlar içinde mahpus kalmıştır. Ve beden ve zihin toplamına benlik diye sarılmışız. Oysa ruh aslolandır ve o olmadan da bütünlükten bahsedilemez.

Haydi ruhlarımızı hapishanelerinden çıkarmak ve beslemek adına susmayı öğrenelim.
(Özge S. Yolcular)

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın