Odaklanmanın Derin Katmanı

Çoğumuz “odaklanma” dendiğinde tek bir işe sabitlenmeyi anlarız. Kitap okurken telefona bakmamak. Ders çalışırken müzik dinlememek. Yazarken başka bir sekmeyi açmamak. Bu, odaklanmanın sadece bir katmanıdır. Ve bu katmana takılıp kaldığımızda, kendimizi “odaklanamayan” biri olarak etiketleriz. Yıllarca rahatsızlığını dibine kadar duyduğum bir etiket oldu bu kendim için.
Oysa gerçek dağınıklık, farklı şeyler yapmak değil; farklı şeyleri farklı amaçlara hizmet ederek yapmaktır.
Örneğin Redland Yöntemi’nin geliştiricisi  Jim Verdieck’in tenisçileri günde 30 puan toplamak için farklı aktiviteler yapıyordu: kort antrenmanı, koşu, video analizi, rakip taktik çalışması, mental hazırlık… Hepsi farklı çalışmalar. Ama hepsi tek bir amaca hizmet ediyordu: şampiyonluk.
Bu, odaklanmanın ikinci katmanıdır: Amaç birliği içinde eylem çokluğu.
Mesela yıllarca odaklanamıyorum diye rahatsızlığını duyduğum ve sürekli bir diğerine geçiş yaptığım uygulamalarım gibi: Kitap okumak (bitmese bile), yazmak, dil öğrenmek, içerik izlemek… Hepsi “gelişmek” amacının farklı yolları. Yani aslında hiç de dağılmıyordum. Bilakis odaklanmış bir şekilde ilerliyordum. Sadece aynı nehrin farklı kıyılarında yüzüyordum menzile varabilmek için.
Bhagavad-Gita’da der ki: “Mükemmel meditasyonla mükemmel eylem meydana gelir.” Yani zihnini sustur, sonra doğru eylem kendiliğinden gelir.
Ama işin şu boyutu da var: Bu döngü çift yönlüdür. Tıpkı odaklanmayı bir başka katmanda ele alışımız gibi. Mükemmel eylem, mükemmel meditasyonu doğurur.
Ne zaman bir eylemi tam bir bağlılıkla, amaçla, farkındalıkla yapsan  o an meditasyon halindesindir. Parmakların piyanoda koşarken zihnin tamamen oradaysa, bu meditasyondur. Tenis topunun peşinde koşarken dünya durmuşsa, bu meditasyondur. Yarım bıraktığın bir kitabın bir paragrafını hatırlayıp “işte bu!” dediğinde, bu meditasyondur.
Doğru bir ruhla yapıldığında, iş gelişmenin, kendi kendini fark etmenin bir aracı haline gelir, der M. K. Gupta. Bu bağlamda aynı amaç için yapıldığında farklı eylemler bile odaklanmış bir zihnin eylemleri olarak aynı bütünü besleyip büyütecektir. Neyi yaptığından eminsen nasıl yaptığın önemli değil. Sadece yapmaya devam et.


(Haşim Sönmez)

Zulmün Tarafı Olmaz

Sorarlar: Milliyetçi misin?

Cevaplar: Evet, hem de dibine kadar milliyetçiyim. Eşitliğin, adaletin, kardeşiliğin, liyakatin, bireylerinin kendini özgürce geliştirdiği toprakların; din, dil, ırk ayrımının olmadığı tek gerçek bağın ideal bağı olduğu yerlerin, tüm kimliklerden önce insan olabilmenin; bahanenin, suçlamanın ve tembelliğin sorumluluktan kaçışın bahanesi olmayan ülkelerin milliyetçisiyim.

İçeride düşman dururken asıl düşmanı dışarda aramak ve ilk bulduğuna yaftayı basmak. Zihin diye sarıldığınız yabancı bir arayüzken başka düşmana ne hacet. Ve tembelliklerimiz, kamu malına çöküşümüz, hakkımız olmayanı kazandıran ticaret şekillerimiz. Ve adalete hiç de inanmıyoruz. İnansak bu kadar hezeyanı modern toplum kılıfıyla sarıp sarmalamazdık. İyi ki Şeytan diye bir şey ve şeytan kavramı var. Yoksa yediğimiz bu kadar naneyi açıklayacak bir yol bulmak zordu. Ve zordu vicdanın uğultusunu dindirebilmek. Unutmayın ki; ya mührü içerden kıracaksınız ya da ölüm onu dışardan kıracak. Ve en acısı ölüm onu kırdığında cehaletinizle kalakalmanız. Geçmişler ola!

İçerdeki israiliyat dururken azı dişi gibi dışardaki israiliyata konuşmak abesle iştigal geliyor. Dünyanın en büyük 2. Enflasyonu bizde. Enflasyon, hırsızlık demek. Müslümansak eğer kardeşlerimizi soymuş bir müslüman oluyoruz. Saçmalık. İlk taşı en günahsızımız atsın o zaman. Dışarda düşman falan yok. Onlar olmasa da biz biribirimizin canını okuyacak şeyler bulmada çok mahiriz. On yıllar yılı türlü adlar altında kardeşlerinin malına çöküp ensesinde boza pişirenler, bizim zalimimiz değil miydi? Zulmün tarafı olmaz. Zulüm zulümdür, Zalim zalim ve mazlum da mazlum. Zulmü bile tarafgirlikle, türlü oyunlarla meşrulaştıranlar sonrasında konuşma hakkına sahip olamayacaklardır. Kuranın dediği gibi: Başınıza ne geliyorsa kendi nefsinizdendir.

Mış gibi savaşlara da inanmıyorum ayrıca. Sistem başarısızlığının günah keçileri olacaklar. Toplumsal sistemlerin kendisi kollektif bir simülasyonken savaşlara inanmayacağım. Allah’ın “gaib’i de var. Ama herkes elinin altındakilerden başka olasılıklara kör, sağır. Herkes oyunun oynayadursun ve oyun karakterine kendisiymiş gibi aşık oladursun. Allahın gaibi sonsuz bir ummancasına durup duruyor orada.

Ve Hayber’in fethinde: Yavaş ol ey Ali. Elinden bir kişinin hidayet bulması üzerine güneşin doğup battığı tüm toprakları fethetmenden daha hayırlıdır, diyen peygamber var. İşin ihya ediş yönünün büyüklüğünü ne de güzel gözler önüne seriyor. Ve başka bir sözünde: Küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz, derken asıl savaşın “nefsle savaş” olduğunu söylüyor.

Elbette zulmün tarafını tutuyor ya da arka çıkıyor değilim. Dualarım, ritüellerim, kodlamalarım mazlumdan yana. Ama insan olmadan müslüman olunmayacağını söylüyorum. Ve 2 yerde geçen (biri Fatır suresi) ayet şöyle diyor: Kandırıcı sizi Allah ile kandırmasın, ayetine ne demeli. Ve Mülk suresi: Vahye uysaydınız ya da aklınızı kullansaydınız ihya olurdunuz diyor. Ve Yunus suresi: Allah aklını kullanmayanların başına pisliği boca eder, diyor. Ya En’am suresi: Allah iman etmeyenlerin üzerine pislik yağdırır. Ve Kur’an der ki: Toplumlar kendi iç dünyalarını düzeltmeden Allah onları düzeltmez. Önce insan olma vasfına bir erişelim de dinin diğer vecibelerine o dem bakalım. Ve yine Kuran der ki: Din doğru yolda olanlar için bit müjdedir. Bu şu da demek bir bakıma: Eğer düzgün olsaydınız sizi din indirmezdik. Hz Musa’nın dediği gibi de aynı zamanda: Ey engerek dölleri, Sebt (din) insan içindir. İnsan , Sebt için değil. Benim şahit olduğum şudur ki bizler Allah’a değil kendi tasavvurumuzla yonttuğumuz bir putlaştırmaya inanır hale gelmişiz. Sonra da dışarda düşman arıyor ve bize katılmayanlara niyaz ediyoruz. Bak Kuran diyor: Yalanı ancak Allah’ın ayetlerini inkar edenler söyler. Bu minvalde yalancıdan, hırsızdan, kardeşinin malına çökenden, benden sonra tufancıdan, kamu malını hiç edenden, tembelden, sorumluluk alamayandan, adaleti gözetmeyenden, işi ehline vermeyenden, korkaktan insan olmaz. İnsan olamamayandan da müslüman olmaz.

Kendimi, bu dünyayı evimmiş gibi hissetmemem için bir de savaşlara gerek yok. Evimde değilim, zira; ticareti, eğitimi, hukuku, sağlığı vs. talan ve israf olan bir düzeni ruhum sindirmiyor. Tam da şunu düşünüyorum işte: Sabit giderlerinin stresini yaşamayan bir firma ticaret yapmıyor, aksine sömürü üretiyordur. Bireylerinin, çocuklarının arızalı ürünmüş gibi kenara konulduğu, atık sayıldığı bir düzeni vicdanım, kalbim ve zihnim onaylamıyor. Razı değilim. Ve şahidim.

Medeniyetin tek bir ölçüsü vardır bence, o da; toplumumun en zayıf bireylerinin kendinin ne kadar evinde hissettiğinin ölçüsüdür. Verimlilikleriniz, teknolojiniz, ürünleriniz, araçlarınız, büyümeleriniz, kurallarınız, sistemleriniz hepsi de birer çöptür bu eksikse. Kaynakları ve servetleri yeniden dağıtmanın adıdır, adrese teslim.

Ve Kuran: Ne için çabalıyorsanız size onu yaklaştırırız, der. (Ali imran) Çabaladığımız şey bize gelince neden şaşıyoruz ki!

(Özge S. Yolcular)

Miti Yaratmak, Bir sistem eleştirisinin kısa tarihi ve çözüm önerisi

10-12 yaşlarında bir çocuktum. Mahallemizin alt tarafında yaklaşık 10 saha büyüklüğünde boş bir arazi vardı. Apartmanlar henüz yoktu. En büyüğü 3 katlı ve nadirdi. Mahallenin çocuklarının deliler gibi her türlü oyunlar oynadığı zamanlardı. Ve bir gün okul sonrası o boş araziye gidiyorum. Epey yaklaşmışken çocukların tıpkı orman yangınından kaçan hayvanlar misali kaçışını gördüm. Gözlerinde anlamsız bir korkuyla dolup taşmış vaziyette kaçışıyorlar. Derken bir kaçını yakaladım ve sordum. Ne oldu? Hayırdır, ne bu telaşe? Korku durulmayacak kadar büyük. Koşturmaya devam. Tedirgin olurken de merakım arttı. İlerlemeye devam ettim. Ve birkaç kişiye daha sodum aynı şekil. Cevaben: “Belalı İbo” gelmiş dediler. Aklını, canını seviyorsan sen de kaç, minvalinde şeyler dediler. Ve ben de bir koşu tutturdum. Sonra bu nasıl bir aptallık diyerek durdum. Hem merakımdan hem de gururumdan belki. Kimdi bu “Belalı İbo” nasıl biriydi ki bir mahalle çocuğu çil cücüğü gibi dağıtabiliyordu? On katlı bir apartman büyüklüğünde miydi? Ve gittim. 50 metreden daha yakınına gittim. Bmx bisikletine yaslanmış, kasketli, ince ve zayıf, sümüklü bir oğlan. Kaçanların bir kısmının, yarısı etmeyecek, rahatlıkla yere serebileceği çelimsizlikte.

Muhtemelen o gün insanları anlamanın çok zor olduğunu farkettiğim en güçlü olayı yaşadım.

I. TOHUM (2013)

Bir rapor okudum yıllar önce. TÜSİAD’dı, OECD’ydi, UNESCO’ydu… Adı silindi, yeri silindi, yazanı silindi. Ama bir cümle kaldı:

“Aşırı karmaşıklaştırılmış, biçimlendirilmiş iş ve eylem tanımları, personelleri gayri ahlaki bir tutuma sevk ediyor.”

Cümle ağır. Taş gibi.
Oturdum üzerine. Yıllarca oturdum.


II. TOPRAK (Sınıf)

Her gün o sınıfa giriyorum.

Elimde kılavuzlar, yönetmelikler, genelgeler, formlar, senaryolar, çizelgeler… Her biri bir öncekinin üzerine inşa edilmiş. Her biri “daha iyi olsun” diye eklenmiş. Her biri bir sorunu çözsün derken on yeni sorun doğurmuş.

Ve ben, bu karmaşanın ortasında, bir çocuğun gözlerine bakıyorum. O gözlerde ne görüyorum biliyor musun? Aynı karmaşa.

Çünkü ona da anlatıyorum: “Şu formu doldur, şu sınava gir, şu projeyi yetiştir, şu kulübe katıl, şu etkinliğe imza at…”

Peki ne zaman öğrenecek? Ne zaman soracak? Ne zaman düşünecek?

Cevap: Hiç.

Çünkü sistem, öğrenmek için değil, işlemek için tasarlanmış. Öyle tasarlanmamışsa bile o raddeye dönüşmüş. Ve işleyebilmek için, herkesi bir dişliye dönüştürmüş.


III. FİLİZ (Fark ediş)

Yıllar geçti. O cümle aklımda büyüdü. Fark ettim ki:

Çoğu biliyor. Ama kimse söylemiyor.

Öğretmenlerin çoğu biliyor: Formların çoğu angarya, toplantıların çoğu vakit kaybı, evrakların çoğu anlamsız.
İdarecilerin çoğu biliyor: Gelen genelgeler birbirini tutmuyor, üstlerden gelen talepler çelişkili.
Denetmenlerin çoğu biliyor: Denetlediği şeylerin çoğu, gerçek eğitimle alakasız.
Velilerin çoğu biliyor: Çocuk mutsuz, çocuk yorgun ve bitkin. Gözlerinde kaynağı belirsiz bir telaşe ve tedirginlikle köşe kapmaca oynuyor.

Ama bilenler de susuyor.
Herkes “işini yapıyor”.
Herkes “mış gibi” yapıyor.

İşte o cümle tam da bunu anlatıyordu:

Sistem öyle bir karmaşa yaratmıştı ki, insanlar artık doğru olanı yapamaz hale gelmişti. Çünkü doğru olanı yapmak, sistemi sorgulamak demekti. Sistemi sorgulamak, işini kaybetmek demekti. İşini kaybetmemek için yanlışın parçası olmayı kabullenmek gerekiyordu.

Bu, gayri ahlaki bir tutum değil de neydi?


IV. DAL (Sorgulama)

Peki bu kadar açık bir gerçeği neden kimse görmüyordu?

Dört ihtimal vardı:

Bir: Ben yanılıyordum. Gerçek sandığım şey, aslında bir yanılsamaydı.

İki: Ben yalnızdım. Bu gerçeği gören tek kişi bendim.

Üç: Çoğunluk görüyordu ama görmemeyi tercih ediyordu.

Dört: İşlemek için yaratılan sistem bir mit haline gelmişti. Ve kendi kurallarını dayatıyordu.

Yıllar süren gözlem, dördüncü ihtimali doğruladı.

Kurumların bir körlüğü vardı.
Bu körlük, bilgi eksikliğinden değil personellerin zihinleri işgal ederek dumura uğratmış ve onlara da her şeyi dayatan bir refleksten kaynaklanıyordu.

Çünkü bu gerçeği görmek, sorumluluk gerektiriyordu.
Sorumluluk almak, risk demekti.
Risk almak, bedel ödemek demekti.

Ve hiç kimse, hiçbir kurum, bu bedeli ödemeye hazır değildi.

Peki bir sistem nasıl mit haline gelirdi? Sorgulamanın olmadığı, odağını yitirmiş bir amaç refleksi ve hatta savruluş, ehil olmamamız, tembelliklerimiz, adaleti yüceltemeyişimiz…

Ne demişti Aliya İzzetbegoviç: Mehdi tembelliğimizin adıdır.


V. AĞAÇ (Büyüme)

Bin yıllık bir bilgelik der ki:

Bir gerçeği yalnızca sen görüyorsan ya gerçek değildir ya da sen çağının ötesindesindir.

Ben çağının ötesinde değilim.
Ama çağının kör noktasında da durmuyorum.

O kör noktada, çoğunluğun gördüğü ama kimsenin söylemediği şeyler var:

· Form doldurmaktan öğretmeye vakit bulamayan öğretmenler
· Sınav kaygısından öğrenmeye fırsat bulamayan öğrenciler
· Mevzuat yığınından adalet dağıtamayan yöneticiler
· Angaryadan anlam üretemeyen çoğunluk

Ve hepsinin ortak noktası şu:
Sistem, insanı gayriahlaki yapacak kadar karmaşık. Ve bu sistem kollektif reflekslerin bir ürünü olarak var. Onu doğuran da besleyen de büyüten de bizleriz. İnançlarımızla, tepkilerinizle, seçimlerimizle yaratılmış ama devleşerek bizi aşmış ve artık bizi kontrol eden bir mit haline gelmiş bir refleks. İster mit deyin, ister statüko ya da simülasyon. Adı her ne olursa olsun artık biz onu değil o bizleri tahakkümü altına almış ve bir sürekli israf üretiyor. Bu israfın sadece eğitim alanında olduğunu düşünüyorsak eğer hayata bakışımızı bir güzel gözden geçirelim. Sosyolojik anlamda tüm kurumlar; ekonomi, teknoloji, siyaset, sağlık, hukuk… aynı kısır döngü hastalığına tutulmuş durumda.


VI. MEYVE (Çözüm Önerileri)

Şimdi gelelim asıl meseleye: Ne yapmalı?

Çözüm 1: Sadeleştirme (Ockham’ın Usturası)

  1. Yüzyılın filozofu Ockhamlı William der ki:
    “Varlıklar gereksiz yere çoğaltılmamalıdır.”

Bugün eğitim sisteminde yüzlerce form, binlerce kural, onlarca genelge var. Bunların yarısı, bir öncekinin yarattığı sorunu çözmek için üretilmiş. Ama çözümden ziyade bir kısır döngü yaratmış.

Öneri: Her yıl, mevcut formların, genelgelerin, yönetmeliklerin yarısını iptal et. Bir yıl sonra kalanların yarısını daha iptal et. Üç yılda sistemin yükünü %90 azalt.

Ne mi olur?
İnsanlar nefes almaya başlar.


Çözüm 2: Yetki Devri (Subsidiarite İlkesi)

Katolik sosyal öğretisinden gelen bu ilke der ki:
“Bir iş, daha alt düzeyde yapılabiliyorsa, üst düzey karışmaz.”

Bugün bir öğretmenin hangi soruyu soracağına, kaç sınav yapacağına, hangi etkinliği uygulayacağına il zümreleri karar veriyor. İl zümreleri, ilçe zümrelerine, onlar okul zümrelerine, onlar öğretmene kadar iniyor.

Her katman, bir öncekinin yetkisini kısıtlıyor. Her katman, bir miktar daha angarya ekliyor.

Öneri: Yetkiyi en alt düzeye, yani öğretmene ver.
İl zümreleri sadece rehberlik yapsın, karar değil.
Okul müdürü sadece kaynak olsun, kolaylaştırsın, denetlemesin.

Ne mi olur?
Öğretmen, sınıfının sahibi olur.


Çözüm 3: Anlamı Geri Getirmek (Logoterapi)

Viktor Frankl der ki:
“İnsanın birincil güdüsü, anlam arayışıdır.”

Bugün öğretmenler anlamsız işler yapıyor. Form dolduruyor ama neden doldurduğunu bilmiyor. Toplantıya katılıyor ama ne konuşulduğunu hatırlamıyor. Sınav yapıyor ama sonuçlarının gerçekliğine inanmıyor.

Öneri: Her işin başına o işin anlamını yaz.

· “Bu form, öğrencinin gelişimini takip için”
· “Bu toplantı, şu sorunu çözmek için”
· “Bu sınav, şu eksikleri görmek için”

Gerçekten anlamlı işlerle yürü. Anlamı olmayan işi kaldır.

Ne mi olur?
İnsanlar; neyi, neden yaptığını bilir.


Çözüm 4: Dikey Örgütlenme değil, Yatay İşbirliği

Bugün sistem hiyerarşik.
Bakanlık → İl MEM → İlçe MEM → Okul Müdürü → Öğretmen → Öğrenci.

Her katman, bir altındakine buyurur. Her katman, bir üstündekinden tedirgin.

Öneri: Hiyerarşiyi değil, işbirliğini teşvik et.

· Öğretmenlerin birbirine mentorluk yaptığı ağlar kur
· Okulların birbirinden öğrendiği platformlar oluştur
· Başarılı uygulamaları tepeden dayatma, yataya yay.

Ne mi olur?
Rekabet değil, dayanışma gelişir. Ne güzel söylemişti “Süper Beyin” (Deepak Chopra, Rudolph E. Tanzi) kitabındaki söz: “Zekayı geliştirmenin en hızlı yolu iletişim ve iş birliğidir.”


Çözüm 5: Nefes Almak (Taisha Abelar’ın uyarısı)

Abelar’ın dediği gibi:
“Modern toplum öyle bir uygarlık yarattı ki, nefes almayı bile yeniden öğrenmek gerekiyor.”

En temel çözüm, yeniden insan olmayı hatırlamak.

Öneri: Her okulda, her gün 5 dakika sessizlik.

· Telefonlar kapalı
· Konuşma yok
· Sadece nefes

Bu 5 dakikada, öğrenciler ve öğretmenler kendileriyle kalır.

Ne mi olur?
İnsanlar, insan olduklarını hatırlar.


Çözüm 6: Kuralları Azaltmak (Cemil Meriç)

Cemil Meriç’in yarattığımız ve harikulade olduğundan hiç kuşku duymadığımız medeniyetlerimizi adeta tuzla buz eden o mükemmel sözü: “Bizler medenileştikçe kurallarımız azalır.”

Peki gerçekten öyle mi? Kurallarımız azalıyor mu? Ya onları uygulayan denetleme sistemlerimiz. Yamalı bohçaya dönderilmiş kurallarımızla her çözüm yeni sorun yumakları yaratıyor neredeyse. Hep yeni bir mekanizmaya ihtiyaç duyuyoruz eskisini deneylemek adına. O da olmayınca onu da denetleyecek bir mekanizma. Napolyon’un sert ama çok güzel bir sözü var bu durumu çok iyi ifade eden: “Ahlakın olmadığı yerde kanunlar işlemez.” Kurallarımızın bize hayat vermesini bekliyorsak eğer o kuralların vicdani bir karşılığı olmalı ve o kurallara bağlı bireyler tercihlerinde o kurallarla hareket etmeli.

VII. DÖNGÜ (Sonsöz)

O cümleyi nerede okuduğumu hâlâ hatırlamıyorum.

Belki TÜSİAD raporundaydı, belki OECD’de, belki UNESCO’da.
Belki hiçbirinde yoktu. Belki ben uydurdum. Belki yıllar içinde öyle yoğurdum, öyle işledim, öyle kendime ait kıldım ki, artık benim oldu.

Ama şu kadarını biliyorum:

Her kelimesi doğru.

Sistem öyle bir karmaşa yarattı ki, insanlar artık doğru olanı yapamıyor. Yapmaya kalksalar, sistemin dişlileri arasında eziliyorlar. Ezilmemek için, sessiz kalıyorlar. Sessiz kalmak, bu kısır döngüyü beslemek. Kısır döngüyü beslemek gayri ahlaki tutumlarda bulunmak. Ve aynalardan kaçmak, yansıya bakıştaki vicdani tepkiden dolayı.

Çözüm mü?

Sadeleş.

Yetki ver.

Anlam kat.

İşbirliği yap.

Nefes al.

Kuralları azalt ve içselleştir.

Ve unutma:
En radikal eylem, en basit olandır.

Bir çocuğun gözlerine bakmak.
Bir soruya cevap vermek.
Bir dersi anlatmak.
Bir öğrenciyi anlamak.

Bunların hepsi, nefes almak gibi.
Ve nefes almak, en temel insan hakkı.

Öyle olsun.

(Haşim Sönmez)

ROGER GARAUDY’NİN ENTEGRİZM KAVRAMI

Roger Garaudy’nin Entegrizm kitabında “entegrizm” kavramı yaklaşık olarak şu örnekle açıklanıyor: Cezayirliler yaklaşık 300 yıl Fransız sömürgesinde kaldılar. Ve bu süre kültürel aktarım için gayet makul bir süre. Yani bu süreçte Cezayirlililer; Fransızca düşünüp, yaşayıp, anlam buldular. Fransızca onları hayata bağlayan bir köprü oldu. Tabiri caizse hayat damarı. Bağımsız olduklarında yaptıkları ilk iş Fransızcayı yasaklamak oldu. Ama bu surette kendilerini hayata, anlama bağlayan damarı da kesmiş oldular.

“Entegrizm, dini veya siyasi olsun bir inancı tarihin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmek, böylece mutlak bir doğruya malik olduğuna inanmak ve onun kabullenilmesini dayatmak” .

Entegrizmin üç ana niteliği:

“Tekamüle karşı hareketsizlik, modernizme karşı gelenek; tarafsızlığa karşı dogmacılık” .

  1. Hareketsizlik: Uyum sağlamayı red, evrime karşı kemikleşme
  2. Geçmişe dönüş: Geleneğin takipçisi olmak, muhafazakârlık
  3. Taassup: Kapanma, dogmacılık, uzlaşma kabul etmeme

Oysa tekamül, her iki aracı da amacına uygun kullanmayı gerektirir. Garaudy bizi uyarır: “Karşı tarafın her şeyini reddedip kendi doğruları içinde kendi içine kapanmak” entegrizmin ta kendisidir .

(Derleme: Haşim Sönmez)

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın