10-12 yaşlarında bir çocuktum. Mahallemizin alt tarafında yaklaşık 10 saha büyüklüğünde boş bir arazi vardı. Apartmanlar henüz yoktu. En büyüğü 3 katlı ve nadirdi. Mahallenin çocuklarının deliler gibi her türlü oyunlar oynadığı zamanlardı. Ve bir gün okul sonrası o boş araziye gidiyorum. Epey yaklaşmışken çocukların tıpkı orman yangınından kaçan hayvanlar misali kaçışını gördüm. Gözlerinde anlamsız bir korkuyla dolup taşmış vaziyette kaçışıyorlar. Derken bir kaçını yakaladım ve sordum. Ne oldu? Hayırdır, ne bu telaşe? Korku durulmayacak kadar büyük. Koşturmaya devam. Tedirgin olurken de merakım arttı. İlerlemeye devam ettim. Ve birkaç kişiye daha sodum aynı şekil. Cevaben: “Belalı İbo” gelmiş dediler. Aklını, canını seviyorsan sen de kaç, minvalinde şeyler dediler. Ve ben de bir koşu tutturdum. Sonra bu nasıl bir aptallık diyerek durdum. Hem merakımdan hem de gururumdan belki. Kimdi bu “Belalı İbo” nasıl biriydi ki bir mahalle çocuğu çil cücüğü gibi dağıtabiliyordu? On katlı bir apartman büyüklüğünde miydi? Ve gittim. 50 metreden daha yakınına gittim. Bmx bisikletine yaslanmış, kasketli, ince ve zayıf, sümüklü bir oğlan. Kaçanların bir kısmının, yarısı etmeyecek, rahatlıkla yere serebileceği çelimsizlikte.
Muhtemelen o gün insanları anlamanın çok zor olduğunu farkettiğim en güçlü olayı yaşadım.
I. TOHUM (2013)
Bir rapor okudum yıllar önce. TÜSİAD’dı, OECD’ydi, UNESCO’ydu… Adı silindi, yeri silindi, yazanı silindi. Ama bir cümle kaldı:
“Aşırı karmaşıklaştırılmış, biçimlendirilmiş iş ve eylem tanımları, personelleri gayri ahlaki bir tutuma sevk ediyor.”
Cümle ağır. Taş gibi.
Oturdum üzerine. Yıllarca oturdum.
II. TOPRAK (Sınıf)
Her gün o sınıfa giriyorum.
Elimde kılavuzlar, yönetmelikler, genelgeler, formlar, senaryolar, çizelgeler… Her biri bir öncekinin üzerine inşa edilmiş. Her biri “daha iyi olsun” diye eklenmiş. Her biri bir sorunu çözsün derken on yeni sorun doğurmuş.
Ve ben, bu karmaşanın ortasında, bir çocuğun gözlerine bakıyorum. O gözlerde ne görüyorum biliyor musun? Aynı karmaşa.
Çünkü ona da anlatıyorum: “Şu formu doldur, şu sınava gir, şu projeyi yetiştir, şu kulübe katıl, şu etkinliğe imza at…”
Peki ne zaman öğrenecek? Ne zaman soracak? Ne zaman düşünecek?
Cevap: Hiç.
Çünkü sistem, öğrenmek için değil, işlemek için tasarlanmış. Öyle tasarlanmamışsa bile o raddeye dönüşmüş. Ve işleyebilmek için, herkesi bir dişliye dönüştürmüş.
III. FİLİZ (Fark ediş)
Yıllar geçti. O cümle aklımda büyüdü. Fark ettim ki:
Çoğu biliyor. Ama kimse söylemiyor.
Öğretmenlerin çoğu biliyor: Formların çoğu angarya, toplantıların çoğu vakit kaybı, evrakların çoğu anlamsız.
İdarecilerin çoğu biliyor: Gelen genelgeler birbirini tutmuyor, üstlerden gelen talepler çelişkili.
Denetmenlerin çoğu biliyor: Denetlediği şeylerin çoğu, gerçek eğitimle alakasız.
Velilerin çoğu biliyor: Çocuk mutsuz, çocuk yorgun ve bitkin. Gözlerinde kaynağı belirsiz bir telaşe ve tedirginlikle köşe kapmaca oynuyor.
Ama bilenler de susuyor.
Herkes “işini yapıyor”.
Herkes “mış gibi” yapıyor.
İşte o cümle tam da bunu anlatıyordu:
Sistem öyle bir karmaşa yaratmıştı ki, insanlar artık doğru olanı yapamaz hale gelmişti. Çünkü doğru olanı yapmak, sistemi sorgulamak demekti. Sistemi sorgulamak, işini kaybetmek demekti. İşini kaybetmemek için yanlışın parçası olmayı kabullenmek gerekiyordu.
Bu, gayri ahlaki bir tutum değil de neydi?
IV. DAL (Sorgulama)
Peki bu kadar açık bir gerçeği neden kimse görmüyordu?
Dört ihtimal vardı:
Bir: Ben yanılıyordum. Gerçek sandığım şey, aslında bir yanılsamaydı.
İki: Ben yalnızdım. Bu gerçeği gören tek kişi bendim.
Üç: Çoğunluk görüyordu ama görmemeyi tercih ediyordu.
Dört: İşlemek için yaratılan sistem bir mit haline gelmişti. Ve kendi kurallarını dayatıyordu.
Yıllar süren gözlem, dördüncü ihtimali doğruladı.
Kurumların bir körlüğü vardı.
Bu körlük, bilgi eksikliğinden değil personellerin zihinleri işgal ederek dumura uğratmış ve onlara da her şeyi dayatan bir refleksten kaynaklanıyordu.
Çünkü bu gerçeği görmek, sorumluluk gerektiriyordu.
Sorumluluk almak, risk demekti.
Risk almak, bedel ödemek demekti.
Ve hiç kimse, hiçbir kurum, bu bedeli ödemeye hazır değildi.
Peki bir sistem nasıl mit haline gelirdi? Sorgulamanın olmadığı, odağını yitirmiş bir amaç refleksi ve hatta savruluş, ehil olmamamız, tembelliklerimiz, adaleti yüceltemeyişimiz…
Ne demişti Aliya İzzetbegoviç: Mehdi tembelliğimizin adıdır.
V. AĞAÇ (Büyüme)
Bin yıllık bir bilgelik der ki:
Bir gerçeği yalnızca sen görüyorsan ya gerçek değildir ya da sen çağının ötesindesindir.
Ben çağının ötesinde değilim.
Ama çağının kör noktasında da durmuyorum.
O kör noktada, çoğunluğun gördüğü ama kimsenin söylemediği şeyler var:
· Form doldurmaktan öğretmeye vakit bulamayan öğretmenler
· Sınav kaygısından öğrenmeye fırsat bulamayan öğrenciler
· Mevzuat yığınından adalet dağıtamayan yöneticiler
· Angaryadan anlam üretemeyen çoğunluk
Ve hepsinin ortak noktası şu:
Sistem, insanı gayriahlaki yapacak kadar karmaşık. Ve bu sistem kollektif reflekslerin bir ürünü olarak var. Onu doğuran da besleyen de büyüten de bizleriz. İnançlarımızla, tepkilerinizle, seçimlerimizle yaratılmış ama devleşerek bizi aşmış ve artık bizi kontrol eden bir mit haline gelmiş bir refleks. İster mit deyin, ister statüko ya da simülasyon. Adı her ne olursa olsun artık biz onu değil o bizleri tahakkümü altına almış ve bir sürekli israf üretiyor. Bu israfın sadece eğitim alanında olduğunu düşünüyorsak eğer hayata bakışımızı bir güzel gözden geçirelim. Sosyolojik anlamda tüm kurumlar; ekonomi, teknoloji, siyaset, sağlık, hukuk… aynı kısır döngü hastalığına tutulmuş durumda.
VI. MEYVE (Çözüm Önerileri)
Şimdi gelelim asıl meseleye: Ne yapmalı?
Çözüm 1: Sadeleştirme (Ockham’ın Usturası)
- Yüzyılın filozofu Ockhamlı William der ki:
“Varlıklar gereksiz yere çoğaltılmamalıdır.”
Bugün eğitim sisteminde yüzlerce form, binlerce kural, onlarca genelge var. Bunların yarısı, bir öncekinin yarattığı sorunu çözmek için üretilmiş. Ama çözümden ziyade bir kısır döngü yaratmış.
Öneri: Her yıl, mevcut formların, genelgelerin, yönetmeliklerin yarısını iptal et. Bir yıl sonra kalanların yarısını daha iptal et. Üç yılda sistemin yükünü %90 azalt.
Ne mi olur?
İnsanlar nefes almaya başlar.
Çözüm 2: Yetki Devri (Subsidiarite İlkesi)
Katolik sosyal öğretisinden gelen bu ilke der ki:
“Bir iş, daha alt düzeyde yapılabiliyorsa, üst düzey karışmaz.”
Bugün bir öğretmenin hangi soruyu soracağına, kaç sınav yapacağına, hangi etkinliği uygulayacağına il zümreleri karar veriyor. İl zümreleri, ilçe zümrelerine, onlar okul zümrelerine, onlar öğretmene kadar iniyor.
Her katman, bir öncekinin yetkisini kısıtlıyor. Her katman, bir miktar daha angarya ekliyor.
Öneri: Yetkiyi en alt düzeye, yani öğretmene ver.
İl zümreleri sadece rehberlik yapsın, karar değil.
Okul müdürü sadece kaynak olsun, kolaylaştırsın, denetlemesin.
Ne mi olur?
Öğretmen, sınıfının sahibi olur.
Çözüm 3: Anlamı Geri Getirmek (Logoterapi)
Viktor Frankl der ki:
“İnsanın birincil güdüsü, anlam arayışıdır.”
Bugün öğretmenler anlamsız işler yapıyor. Form dolduruyor ama neden doldurduğunu bilmiyor. Toplantıya katılıyor ama ne konuşulduğunu hatırlamıyor. Sınav yapıyor ama sonuçlarının gerçekliğine inanmıyor.
Öneri: Her işin başına o işin anlamını yaz.
· “Bu form, öğrencinin gelişimini takip için”
· “Bu toplantı, şu sorunu çözmek için”
· “Bu sınav, şu eksikleri görmek için”
Gerçekten anlamlı işlerle yürü. Anlamı olmayan işi kaldır.
Ne mi olur?
İnsanlar; neyi, neden yaptığını bilir.
Çözüm 4: Dikey Örgütlenme değil, Yatay İşbirliği
Bugün sistem hiyerarşik.
Bakanlık → İl MEM → İlçe MEM → Okul Müdürü → Öğretmen → Öğrenci.
Her katman, bir altındakine buyurur. Her katman, bir üstündekinden tedirgin.
Öneri: Hiyerarşiyi değil, işbirliğini teşvik et.
· Öğretmenlerin birbirine mentorluk yaptığı ağlar kur
· Okulların birbirinden öğrendiği platformlar oluştur
· Başarılı uygulamaları tepeden dayatma, yataya yay.
Ne mi olur?
Rekabet değil, dayanışma gelişir. Ne güzel söylemişti “Süper Beyin” (Deepak Chopra, Rudolph E. Tanzi) kitabındaki söz: “Zekayı geliştirmenin en hızlı yolu iletişim ve iş birliğidir.”
Çözüm 5: Nefes Almak (Taisha Abelar’ın uyarısı)
Abelar’ın dediği gibi:
“Modern toplum öyle bir uygarlık yarattı ki, nefes almayı bile yeniden öğrenmek gerekiyor.”
En temel çözüm, yeniden insan olmayı hatırlamak.
Öneri: Her okulda, her gün 5 dakika sessizlik.
· Telefonlar kapalı
· Konuşma yok
· Sadece nefes
Bu 5 dakikada, öğrenciler ve öğretmenler kendileriyle kalır.
Ne mi olur?
İnsanlar, insan olduklarını hatırlar.
Çözüm 6: Kuralları Azaltmak (Cemil Meriç)
Cemil Meriç’in yarattığımız ve harikulade olduğundan hiç kuşku duymadığımız medeniyetlerimizi adeta tuzla buz eden o mükemmel sözü: “Bizler medenileştikçe kurallarımız azalır.”
Peki gerçekten öyle mi? Kurallarımız azalıyor mu? Ya onları uygulayan denetleme sistemlerimiz. Yamalı bohçaya dönderilmiş kurallarımızla her çözüm yeni sorun yumakları yaratıyor neredeyse. Hep yeni bir mekanizmaya ihtiyaç duyuyoruz eskisini deneylemek adına. O da olmayınca onu da denetleyecek bir mekanizma. Napolyon’un sert ama çok güzel bir sözü var bu durumu çok iyi ifade eden: “Ahlakın olmadığı yerde kanunlar işlemez.” Kurallarımızın bize hayat vermesini bekliyorsak eğer o kuralların vicdani bir karşılığı olmalı ve o kurallara bağlı bireyler tercihlerinde o kurallarla hareket etmeli.
VII. DÖNGÜ (Sonsöz)
O cümleyi nerede okuduğumu hâlâ hatırlamıyorum.
Belki TÜSİAD raporundaydı, belki OECD’de, belki UNESCO’da.
Belki hiçbirinde yoktu. Belki ben uydurdum. Belki yıllar içinde öyle yoğurdum, öyle işledim, öyle kendime ait kıldım ki, artık benim oldu.
Ama şu kadarını biliyorum:
Her kelimesi doğru.
Sistem öyle bir karmaşa yarattı ki, insanlar artık doğru olanı yapamıyor. Yapmaya kalksalar, sistemin dişlileri arasında eziliyorlar. Ezilmemek için, sessiz kalıyorlar. Sessiz kalmak, bu kısır döngüyü beslemek. Kısır döngüyü beslemek gayri ahlaki tutumlarda bulunmak. Ve aynalardan kaçmak, yansıya bakıştaki vicdani tepkiden dolayı.
Çözüm mü?
Sadeleş.
Yetki ver.
Anlam kat.
İşbirliği yap.
Nefes al.
Kuralları azalt ve içselleştir.
Ve unutma:
En radikal eylem, en basit olandır.
Bir çocuğun gözlerine bakmak.
Bir soruya cevap vermek.
Bir dersi anlatmak.
Bir öğrenciyi anlamak.
Bunların hepsi, nefes almak gibi.
Ve nefes almak, en temel insan hakkı.
Öyle olsun.
(Haşim Sönmez)