Topraktan Sofraya Kaybolan Değerler: Besinlerimiz Neden Bizi Beslemiyor?

Modern çağın en büyük paradokslarından biriyle karşı karşıyayız: Daha çok yiyoruz ama daha az besleniyoruz. İnsanlar et, süt, sebze, meyve tükettiği halde demir eksikliği, B12 eksikliği gibi sorunlar kronikleşmiş durumda. Peki neden? Bu sorunun cevabı, sadece kimyasallarda veya yetiştirme yöntemlerinde değil, çok daha derinlerde gizli.

Besin Değerlerinin Düşüşünün Arkasındaki Nedenler

  1. Kimyasalların Gölgesinde Büyüyen Gıdalar

Tarım ilaçları, suni gübreler, büyüme hormonları… Bunların hepsi besinlerin mineral ve vitamin içeriğini doğrudan etkiliyor. Toprak artık sadece bir “yetiştirme ortamı” olarak görülüyor. Sürekli aynı topraktan maksimum verim alınmaya çalışılırken, toprağın dinlenmesine, kendini yenilemesine izin verilmiyor.

Çarpıcı bir örnek: 1950’lerde 100 gram ıspanakta ortalama 150 mg demir bulunurken, günümüzde bu miktar 30 mg’a kadar düşmüş durumda. Aynı şekilde buğdaydaki protein oranı %15’lerden %8’lere geriledi. Yani aynı miktarı yiyerek aynı besin değerini almanız mümkün değil.

  1. Metalaşma: Canlıdan Nesneye Dönüşüm

Asıl can alıcı nokta burası: Hayvanlara ve bitkilere yetiştirirken artık sadece materyalist bir gözle, yani para (meta) olarak bakılıyor.

Bir zamanlar köylü, yetiştirdiği hayvanı tanırdı. İsmi vardı, huyu suyu bilinirdi. Belki ailesiyle birlikte büyüttüğü bir canlıydı. Şimdi ise et ve süt üretim birimleri… Tavuklar ömürleri boyunca bir karış alanda yaşıyor, güneş görmüyor, toprağa basmıyor. İnekler beton zeminlerde, doğal beslenme yerine yem fabrikalarının ürünleriyle besleniyor.

Bu koşullarda yetişen bir hayvanın eti veya sütü, doğada özgürce dolaşan, çeşitli otlarla beslenen bir hayvanınkiyle aynı besin değerine sahip olabilir mi?

Araştırmalar gösteriyor ki: Merada otlayan ineklerin sütündeki Omega-3 yağ asitleri, ahırda beslenenlere göre %50 daha fazla. Aynı şekilde konvansiyonel yöntemlerle yetiştirilen sebzelerdeki antioksidan oranları, organik olanlara göre çok daha düşük.


  1. İnanç: Görünmeyenin Besleyici Gücü

Belki de en önemli faktör bu: İnsanlar yediklerinin doğallığına inanmıyor. Ama buradaki “inanç”, sadece bir şeyin gerçek olduğuna dair bilişsel bir kabul değil; çok daha katmanlı, çok daha kadim bir anlam taşıyor.

İnanç, insanın toprakla, hayvanla, bitkiyle kurduğu ilişkinin manevi boyutudur.

Binlerce yıl boyunca insanlar, ektikleri tohuma, yetiştirdikleri hayvana, hasat ettikleri ürüne bir “ruh” atfettiler. Onlarla konuştular, onlara teşekkür ettiler, onları kutsadılar. Bu sadece bir gelenek değildi; aynı zamanda besinle kurulan derin bir bağdı. Bu bağ sayesinde, yenen şey sadece mideyi doldurmakla kalmaz, ruhu da beslerdi.

Günümüzde ise bu bağ koptu. Süpermarket raflarında duran, şeffaf naylonlara sarılmış, üzerinde barkodlar olan bir “nesne” var karşımızda. Onun toprakla, güneşle, yağmurla, emekle ilişkisini görmüyoruz. Ona dokunmuyoruz, koklamıyoruz, konuşmuyoruz. Sadece tüketiyoruz.

İşte inancın kaybı, tam olarak bu bağın kopuşudur.


İnancın Üç Katmanı

Birinci katman: Üretici ile ürün arasındaki inanç.
Eskiden çiftçi, ektiği tohumun toprakla buluştuğunda yeşereceğine, büyüyeceğine, meyve vereceğine inanırdı. Bu inanç, onun toprağı işleme biçimini, tohuma yaklaşımını, hasat zamanındaki ritüellerini belirlerdi. Bugün ise çiftçi, sadece “verim” hesabı yapıyor. Tohuma değil, gübreye, ilaca, mazota inanıyor. Bu, inancın yerini hesabın almasıdır.

İkinci katman: Tüketici ile besin arasındaki inanç.
Eskiden insan, yediği ekmeğin hangi buğdaydan, hangi değirmende, hangi ellerle yapıldığını bilirdi. O ekmeğe “nimet” derdi, kutsardı. Bugün ise marketten aldığımız ekmeğin içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Üretici firmaya, ambalajın üzerindeki yazılara, son kullanma tarihine “inanmamız” bekleniyor. Oysa bunların hiçbiri, gerçek inancın yerini tutmaz. Çünkü gerçek inanç, bilgiyle, deneyimle, güvenle yoğrulur. Oysa biz sadece “güvenmek” zorunda bırakılıyoruz. Güven ile inanç arasındaki fark, birincisinin akla, ikincisinin ruha hitap etmesidir.

Üçüncü katman: İnsanın evrenle kurduğu inanç.
Belki de en derin katman burası. İnsan, yediği şeyin sadece karbon, protein, vitamin olmadığını bilir. Yediği şey, güneşin enerjisidir, toprağın cömertliğidir, yağmurun bereketidir. Bu döngünün bir parçası olduğuna inanmak, insanı evrenle bütünleştirir. Oysa modern insan, bu bütünlüğü kaybetti. Yediği şeyi sadece “tüketim nesnesi” olarak görüyor. Bu bakış, inancı öldürüyor.


İnanç ve Biyoloji Arasındaki Görünmez Köprü

Japonya’da yapılan araştırmayı hatırlayalım: Aynı besin değerine sahip iki öğün, bir gruba “doğal”, diğer gruba “fabrikasyon” olarak tanıtılıyor. İlk grupta besin emilimi çok daha yüksek çıkıyor. Bu, inancın biyoloji üzerindeki etkisinin sadece küçük bir göstergesi.

Peki ya daha derin etkiler? Yaşadığımız coğrafyada yetişen meyvelerin, büyükannelerimizin usulü pişirdiği yemeklerin, bayramlarda birlikte yediğimiz helvaların… Bunların hepsi, sadece besin değil, aynı zamanda “hatıra”, “kültür”, “aidiyet” taşır. Bunlara inanarak yemek, sadece mideyi değil, ruhu da doyurur.

“İnansaydık ve karton yeseydik, ağaç kabuğu yeseydik de böyle sorunlarımız olmayacaktı.”

Bu söz, bir metafor değil, bir hakikatin ifadesidir. İnanç, yediğimiz şeyin özüne sinen, onu dönüştüren, ona anlam katan bir güçtür. Eğer bir şeye gerçekten inanıyorsak, o şey bizim için “kutsal” hale gelir. Kutsal olan ise, sadece bedeni değil, ruhu da besler.


İnancı Yeniden İnşa Etmek

Peki ne yapmalı? İnancı yeniden inşa etmek, belki de besin değerlerini yükseltmekten daha zor. Çünkü bu, sistemsel bir dönüşüm gerektiriyor.

· Üretici ile tüketici arasındaki bağı yeniden kurmak: Köylerden şehirlere, tarlalardan mutfaklara uzanan görünür bir bağ… Belki de bu, doğrudan üreticiden alışverişle, köy pazarlarıyla, tarım kooperatifleriyle mümkün.
· Besine saygıyı yeniden öğrenmek: Yemeğe başlarken şükretmek, israf etmemek, hazırlayanın emeğini görmek… Bunlar küçük ama dönüştürücü adımlar.
· Hikayeleri yeniden canlandırmak: Yediğimiz şeyin hikayesini bilmek, onu anlamlı kılar. Bu hikayeler, inancın temelidir.

Belki de mesele, toprağa, hayvana, bitkiye ve nihayetinde yiyeceğimize duyduğumuz saygıyı, yani “inanç”ı yeniden kazanmakta. Çünkü bir şeye sadece meta olarak baktığınızda, onun ruhunu öldürürsünüz. Ve ruhu öldürülmüş bir gıda, ruhu beslemeyeceği için bedeni de beslemez. Oysa insan, sadece bedenden ibaret değildir.

(Haşim Sönmez)

“An’da Olmak” ile “O An’da Olmak” Arasındaki İnce Çizgi: Bilinçten Varoluşa Yolculuk

Giriş: Bir Ayrımsamanın Hikayesi

İki yolcu, kelimelerin ötesine geçen bir sohbette buluştu. Konu, “an’da olmak” gibi neredeyse popüler kültürün içinde erimiş bir kavramdı. Ama konuştukça, bu ifadenin altında yatan derinlik katman katman açıldı. Ortaya çıkan şey, sadece bir kavramsal ayrım değil, bir varoluş biçiminin iki farklı tezahürüydü.

Bu makale, o diyalogdan doğdu. Amacı, modern insanın içinde kaybolduğu kelimelerin ötesine geçerek, “an” kavramına daha sağlıklı, daha bütünsel bir zemin sunmaktır.


  1. Temel Ayrım: İki Farklı “An” Deneyimi

“An’da Olmak”: Zihinsel Çerçeve

“An’da olmak”, daha çok “şimdi ve burada” olma halidir. Zihnin geçmişe takılıp kalmadığı, geleceğe dair kaygı taşımadığı, içinde bulunulan zamana tam olarak odaklanılmış genel bir farkındalık durumudur. Meditasyon pratiklerinde sıkça hedeflenen, dingin ve geniş bir bilinçlilik halidir.

Ancak bu hal, ne kadar ince olursa olsun, hâlâ bir özne-nesne ayrımı taşır: Farkında olan “ben” ve farkında olunan “an”. Bu yönüyle “an’da olmak”, zihinsel bir kavram, bir tanımlama halidir. Bir nehirde akıp giden ana tanıklık etmektir.

“O An’da Olmak”: Deneyimin Kendisi Olmak

İşte asıl derinlik burada başlar. “O an’da olmak”, sadece “şimdi”de olmak değil, o şimdinin tam da içinde, olayın tam da kalbinde olmaktır. Burada artık “an”ı seyreden bir “ben” yoktur. Seyreden de, seyredilen de yoktur. Deneyimin kendisi olmaktır.

Bu, deneyimsel bir haldir. Zihinsel bir inşa değil, doğrudan yaşamın ta kendisidir.


  1. İstenç (Intent) ve Koşullanma Yaratma Süreci

Bu noktada kadim bir kavram devreye girer: Şamanik İstenç (Intent). Carlos Castaneda’nın Don Juan’ından hatırlayacağımız bu kavram, modern anlamda “irade”den çok farklıdır. Kişisel arzularla bir şeyi yapmaya çalışmak değil, evrenin akışıyla hizalanmaktır.

İstenç’in İki Yüzü:

  1. Tezahür Boyutu: Avcının, okunu atmadan önce, ok, yay, hedef ve kendisi arasında hiçbir ayrım kalmadığı, sadece “atış”ın olduğu andır. Bu, “o an’da olma” halidir.
  2. İnşa Boyutu: İstenç, aynı zamanda bilinçli bir koşullanma yaratma sürecidir. Bu, çoğu zaman atlanan ama pratiğin kalbinde yanan ateştir.

Koşullanma Yaratma Sanatı

Tıpkı bir savaşçının her gün aynı saatte, aynı niyetle, aynı ritüeli tekrarlaması gibi:

· Her sabah güneş doğarken, sadece birkaç dakika, hiçbir düşünceye kapılmadan rüzgarı dinlemek
· Her akşam yemeğe başlamadan önce, bir lokmayı bilinçle çiğnemek
· Her gece yatmadan önce, o gün yaşanan “o an”ları hatırlamak

Bu tekrarlar sıradan alışkanlıklar değildir. Bunlar, niyetle yapılan kutsal tekrarlardır. Her tekrar, sinir sistemine, bilincin derinliklerine bir tuğla daha koyar. Zamanla bu tuğlalar bir duvar örer: “O an’da olma” kapasitesi.


  1. “Yapmama”nın Felsefesi ve Boşluk Yaratmak

İşte en kritik nokta: Yeni bir koşullanma yaratmak için önce boşluk yaratmak gerekir.

Bir odayı yeniden döşeyeceğinizi düşünün. Eski eşyalar (eski koşullanmalar, alışkanlıklar, düşünce kalıpları) o kadar doldurmuştur ki odayı, yeni bir sandalye bile sığmaz. “Yapmamak” (Not-Doing), işte o eski eşyaları tek tek dışarı çıkarmaktır. Oda boşalır. Ortalık tozlanır, dağınıktır belki. Ama artık bir potansiyel vardır.

İşte bu boşluk, istenç’in yeni koşullanmayı inşa edebileceği kutsal zemindir.

Don Juan’ın deyimiyle “tonal” (düzenli dünya, bildiğimiz her şey) ile “nagual” (bilinmeyen, sonsuz potansiyel) arasındaki kapıdır bu boşluk. Tonal’daki her şeyi askıya aldığınızda, nagual’in rüzgarı esmeye başlar. İşte o rüzgara, niyetle yön vermek, koşullanma yaratma sürecidir.


  1. Uçurtma Metaforu: Denge Sanatı

“O an’da olmak” en güzel uçurtma uçurmak ile anlaşılır:

· Zorlamak: İpi çok sıkmak. “Şu an’da olmalıyım, yoksa kaybederim” diye kasılmak. Bu, uçurtmayı yere çakmak gibidir.
· Serbest bırakmak: İpi tamamen salmak. “Nasıl olsa bir şekilde olurum” diye bilinçsizce sürüklenmek. Bu da uçurtmanın kontrolden çıkıp bir dala takılmasıdır.
· Denge: İşte ruhsal/bütünsel hizalanma. Rüzgarı (hayatı) okumak, ipin (bilincin) gerginliğini ayarlamak, uçurtmanın (benliğin) dansına eşlik etmek. Aynı anda kendin kadar uçurtma, ip, rüzgar ve uçma deneyimi olmak.

Modern insanın kaybı işte bu dengeyi bilmemesidir. Ya her şeyi kontrol ederek (zorlayarak) ya da her şeyi umursamayarak (serbest bırakarak) yaşar. Oysa yol, ikisinin arasında değil, ikisinin de ötesinde bir yerdedir.


  1. Bütünsellik ve Hizalanma

“O an’da olmak” bir hedef değildir; o yer, o şey neyse o olmaktır. Bu, bir taşın taşlığını, bir rüzgarın rüzgarlığını, bir acının acılığını, bir sevincin sevinçliliğini tartmasız, karşılaştırmasız, beklentisiz kabul etmektir.

Hizalanmayı sağlayan şey ruhsal/bütünselliktir. Bu, parçalanmış bir benliğin yapabileceği bir şey değildir. Modern insan, bin parçaya bölünmüştür: işte bir rol, evde bir rol, sosyal medyada bir rol… Ve maskeler. Bu parçalar arasında sürekli gidip gelen bir bilinç, nasıl “o an”da olabilir? O an, tüm bu rollerin düştüğü, sadece “var olan”ın kaldığı yerdir.

İçsel kapasite ve dışsal boyut buluştuğunda, işte o zaman hizalanma dediğimiz şey olur.


  1. Modern İnsanın Kelime Kafesi

“An’da olmak” ifadesi de, eğer ona bu derinlik yüklenirse, aynı anlamı taşıyabilir. Ama modern rasyonel insan, kelimelerin, kendi yarattığı anlamların içinde o derece kayıptır ki… Kelimeler zamanla aşınır, anlamlarını yitirir. Modern zihin, kelimeleri kendi kafesinin parmaklıklarına dönüştürür, onları içine hapsolduğu hücrenin duvarları gibi kullanır.

Bu yüzden yeni bir açılım, farklı bir ifade, başka bir kapı aralamak her zaman kıymetlidir. Belki “o an’da olmak” ifadesi, birileri için daha tazedir, daha canlıdır, daha fazla potansiyel taşır. Ve belki de birileri, bu ifadeyle birlikte, ilk defa uçurtmanın ipini doğru gerginlikte tutmanın ne demek olduğunu hisseder.


Sonuç: Yolun Kendisi Olmak

· “An’da olmak” (mindfulness): Zihni terbiye etmektir. Yolun başıdır. Gereklidir ama yeterli değildir. Hâlâ “yapan” vardır.
· “O an’da olmak” (presence/being): Zihnin terbiye edilmiş olmasıdır. Yolun kendisidir. “Yapan” yoktur, sadece “yapılan” vardır.
· İstenç (Intent): Hem bu sürecin mimarı hem sürecin sonunda açan çiçek hem çiçeğin büyüdüğü toprak hem de toprağı ve çiçeği besleyen gübredir. Biri olmadan diğeri olmaz.
· Yapmamak (Not-Doing): Eski koşullanmaları boşaltmak, yeni için alan açmaktır. Boşluk yoksa, yeni koşullanma yok. Yeni koşullanma yoksa, “o an” yok.
· Denge: Zorlamakla serbest bırakmak arasında değil, ikisinin de ötesinde bir yerdedir. Uçurtmanın süzülüşü gibi.

Yani “o an’da olmak” zamansal bir şey değil. Bir hal. Bir oluştur. Etrafında gerçekleşen iz ve işaretlerin yanından ılık bir rüzgar gibi geçip gitmesine izin vermediğin, bilincinde olduğun yüksek bir farkındalıktır.

Zamanın içinde bir noktaya odaklanmak değil zamanın akışının durduğu, hatta zamanın anlamını yitirdiği bir boyuttur.

Hatırla:

· Çocukken, bir oyuna daldığında saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdın. Orada “zaman” yoktu, sadece oyun vardı.
· Bir sevdiğinin gözlerine daldığında, dakikalar mı geçti, saniyeler mi, fark etmezdin. Orada “süre” yoktu, sadece bakış vardı.
· Bir acı anında, tüm dünyanın durduğu o kısacık an… İşte orada da zaman yoktu, sadece acının kendisi vardı.

Bu bir hal, bir oluş. Zamanın içinde gerçekleşen bir şey değil zamanın kendisine dönüştüğü bir yer, şey, hal, oluş..

Hedefler koymayın, çizelgeler tutmayın, kontrol etmeyin, ne olduğunuzu düşünmeyin. Onu bilin. Ve o olun.

Unutma, o olmaya ihtiyacın yok. Sen zaten o’sun. Sadece engelleri kaldır ve bağlan. Ve unutma, maskelerle, geçmişle, referanslarla, tortularla, koşullanmalarla bağlanamazsın. Ve bağlanamazsın imajınla, kimliğinle, var oluşunu dayandırdığın bir zeminle.

Bu farkındalık, artık yolda bir yürüyücü değil, yolun kendisi olmaktır.

(Haşim Sönmez)

Halk Avcılığı Başlamışsa

Hz. İbrahim için: O tek başına bir ümmetti, der Kur’an. Çok ses değil, hak ses olmalı. Haklı davanın bağırmaya ihtiyacı yoktur. Haklı sessizlik, haksız gürültüyü boğar. Tek ses olalım demekle tek ses olunmaz. Tek sesi yaratmak bir yürek ve vicdan meselesidir. Vicdanlarda soru işaretlerini gidermedikçe tek sesi sağlayamazsınız. Rabindranath Tagore, Milliyetçilik kitabında yıllarca İngiliz sömürgesi altında kalan Hindistan için şuna benzer şeyler söyler: Mevcut durumumuzda dış güçler, İngiliz emperyalizmi vb şeyler yoktur. Gerçek sorun; kastlarımız, bölünmüşlüklerimizdir, birlik olamamamızdır, der. Evet gerçek sorun birlik olamamaktır. Zira cehalet, adaletsizlik, vicdanlarda bırakılan soru işaretleri, ötekileştirmeler, güven ortamını yaratamamak bölünmüşlüğü besler. Kaynakların adil paylaşılmaması bu sınıfları yaratır ve besler.

Sistemler verimsizleştiği ve topluma verecek şeyleri kalmadığı zaman popülizme, propogandaya ve halk avcılığına yönelirler. Yönetilecek vatandaş değil güdülecek koyun yaratmak isterler. Bir noktadan sonra kısır döngü yaratılır. Yozluk artık karşılıklı beslenmeye dönüşür. Nasıldı o güzel söz: Yoz toplumlar yoz alimleri, yoz alimler yoz iktidarları, yoz iktidarlar yoz sistemleri, yoz sistemler yoz bireyleri, yoz bireyler yoz döngüleri, yoz döngüler yoz toplumları…

Tarih ve birçok sosyo-ekonomik teori göstermiştir ki savaşlarda oylar yükselir ve ekonomi kağıt üstünde büyür. Sokaklarda aç, evsiz barksız insanlar vardır ama ekonomiler büyür. Ve toplumun çoğu büyüyen ekonomide aç, evsiz ve barksız kalan sayısındaki artışı sorgulamaz. Ve hatta öyle eğitilmeye çalışıldığı için sorgulayamaz.

Sonuç olarak bazı sorunlar çözülmüyorsa ya sorunu yaratanlarla çözümü üretmeye çalışanlar aynıdır ya da süreçte birçok iki yüzlü tutum hakimdir. X’i eleştirecek ama en güçlü destekçisinden tonlarca silah alacaksın. X’i boykot edeceksin ama en güçlü destekçisi Y’de kafanı kuma gömeceksin….

(Haşim Sönmez)

Metabilişsel Evren Yükleniyor…

Rüyalar, Yaratıcının özümüze koyduğu fıtrata dair imzanın bir yansıması olabilir mi? Neden her türlü öğrenme ve koşullan(dır)maya karşı kendi düzeninde zuhur etme refleksi taşıyor.

Dilin icadı ve özellikle yazının yaygınlaşmasıyla birlikte kollektif bir bilinç sermayesi oluşmuştur. Yaklaşık 5000 yıllık bir süreç. Ve sonra geline nokta Mantığa dayalı, deterministik bir Mantık Evreni. Hayır, fikrimce bundan beş bin yıl önce mantığa dayalı bir dünya yoktu. Onun için Şamanik perspektiften ödünç aldığım bir terimi kullanacağım. Her ne kadar onlar içeriği farklı doldurmuş olsalar da bu ismi kullanacağım ‘İstenç Evreni’. Yani istenç düzlemiyle yaratılmış ve zamanla kollektifleştirilmiş bir algı/evren/bilinç tasarımı. Mantığın; doğrusal zaman, nedensellik vb özelliklerine karşı İstenç’in döngüzel zaman ve eş zamanlılık boyutuna sahip olması. Beynin sağ ve sol loblarına atfedilen özellikler gibi biraz da. Sol beynin matematik ve mekanik işlev kapasitesi, dil becerileri gibi özellikleri varken sağ lob’un sezgi, yaratıcılık, dişil tarafları mevcut. Hayır ben ayrıştırmalara karşı sistematik retçi bir yaklaşımı içselleştirmişim. Ama niyetim bu bağlantılar üzerinden ön gördüğüm bir paradigma değişimine dikkat çekmek. Nedir bu: Metabiliş Evreni

Günümüz teknoloji araçlarıyla başlayan ve özellikle yapay zekayla hızlanacak olan bir paradigma değişimi. Zamanla kollektif bilinçte yeterli bir hafıza yarattığında artık evreni tamamıyla bu perspektiften açıklama reflekslerimiz olacak. Teoriler, bilimsel araştırmalar, yorumlamalar; içeriğin nasıl araştırıldığına dayanır. Diliyle, düşünme süreçleriyle, bilimsel yaklaşımlarıyla kendine özgü bir evren. Bu şunun gibi biraz: Mevcut bir durumu; istenç evreninde, sezgi ve yaratıcı vb bir yaklaşımla ele alırken, mantık evreninde, nedensel, hesaplamacı bir yaklaşımla ele almak. Ve metabiliş evreninde kendi yaklaşım tarzıyla. Belki orta bir yol? Kim bilir belki o zaman rüyalarımızda istenç evreni düzlemli özellikler, beş bin yıllık bir birikimin tortularının etkisiyle bize yer yer yabancı gelen mantık düzlemi rüyaları görürüz.

Metabilişsel Evren modellemesi şu an için erken ama muhtemelen zihinsel kısayollar yaratarak bir düzen tasarlayacağız. Kapasitelerinizin farkında olarak eylemlere evet ya da hayır diyeceğiz. İyi, off, vavv, süper bir şey olacak demiyorum. Mevcut gidişin bizi bu noktaya yönlendireceğini düşünüyorum.

(Haşim Sönmez)

(Geliştirilecektir)

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın