Hey Orda Gerçekten Kimse Var mı?

Bizi kısıtlayan değil, özgürleştiren gelişmeler istemeyelim değil. Elbet isteyelim hem de her anlamda. Lakin bu isteği aktif bir özne olarak talep edelim. Başkalarının seçimlerinin nesnesi olarak değil.

Ekranlara tutsağız, sürekli akan verilere, her şeyi kurallaştırmalara, sanal ortamlara, şablonlara ve at gözlüklerine… Bir sürekli yığma ve kendinden kaçış telaşı. Sahadaki sorunları bile masada çözmeye çalışan parçalanmışlıklarımız var.

İnsan denge demiş, Victor Hugo. Oysa biz sürekli uçlardayız. Kendimizden kaçarken ağzımızda hangi fıtrati tat kalır ki? Hangi yaradılışsal kokuya tanıdık gelebiliriz ki?

Fetişleştirdiğimiz şeylerimiz var. Ekranlarımız, bilgi biriktirme hastalıklarımız. Sorunları çözeyim derken çözümsüzlüğü kar topuna dönüştüren ve bunu da karakter edinen tutumlarımız. Sürekli sosyal medyalarda iletişişlerimiz. Ya da iletişemeyişlerimiz.

İnsan sosyal bir varlıktır. Ve kaliteli birliktelikler yaşam kalitemizi artırır. Ve birlikte başarabiliriz güzel şeyleri. Ama durun biraz, karşımız da gerçekten muhatap var mı? Muhatap olmadığından değil, bölünmüş kişiliklerimizden kaynaklı. Egomuz ve hezeyanlarımızdan. Aslında bir sürü şeye dahil oluyoruz ve binlerce şeyin parçayız. Lakin dinlemiyor, duymuyor, düşünmüyoruz. Kendimizin muhatabı yine kendimiz bir büyük bilinçsizlikle. Hatta kendimizi bile dinlemediğimiz bir evrenin içinde savruluyoruz. Kendi kendimizi yendiğimiz ya da kendi kendimize yenildiğimiz yankı evrenlerimizde.

Hepimize tekrar tekrar soruyorun:

Hey orda gerçekten kimse var mı?

Gelişmeleri Kaçırma korkusunu ve Karşılaştırma hastalığını nasıl yeneriz?

Gelişmeleri kaçırma korkusu ve karşılaştırma hastalığı hayatlarımızı kontrol edebilir. İnsanların içindeki anı yaşama keyfini söküp alır. Sizi ilizyonlu, hareketli aynalarla dolu bir bir salonda peşinizdeki korkularla her şeyi çarpıtmanıza sebep olur.

Bu korku ve hastalıktan kurtulmak için yüce gönüllü olun. İnsanları taktir edin. Onların başarılarıyla mutlu olun. Elde edemediğiniz şeylerin maliyet analizini iyi yapın. Hoş her şeye yetişmeye çalışırken sürekli akan veri ve eylem girdabında her şeyi yüzeysel değerlendirir ve ‘özü’ kaçırırsınız. Özü kaçırmak tadı da kaçırmaktır. Temelsiz bina olmaz, özsüz ya da derinliksiz insan olmayacağı gibi.

Gelişmeleri kaçırma korkunuz nüksettiğinde eskilerin şu tavsiyelerini hatırlayın: İlki kaçırdığımız şeye dikkat ederek karakterimize zarar verecek bir şeyden ya da zarar edeceğimiz bir durumdan kaçınmış olabiliriz. İkincisi bir şeyleri kaçırırken daha güzel şeyler için zaman ve mekan kazanırız.

Karşılaştırma hastalığı ise mutsuzluğa giden kesin yoldur. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktığınızda sadece kendi hayatınızla ilgili iyi hissetmeyeceksiniz, diğer insanlarında sizin yanınızda mutlu olmasına vesile olacaksınız.

Gore Vidal ünlü sözünde “Ne zaman bir arkadaşım başarılı olsa biraz ölürüm der.” Bunun nedeni arkadaşlarınızla bilinçsizce rekabet halinde olmanız ve hayatın sıfıra eşitlenen bir oyun olduğunu zannetmenizdir. Yani o kazanırsa ben kaybederim. Kıtlık bilinci hatalıdır ve sadece, sizi kısıtlar.

Biz baskın yokluk bilincini özümsedik, bilinçsizce ganimet olarak gördüğümüz şeyler -iyi görünmek, atletik olmak, yetenek, sosyal statü- hepsi gerçekte sonlu şeyler. Hayatı ve kaynaklarımızı sıfır toplamlı gördüğümüzde tüm güzel şeyleri paylaşamayız, birimiz kazanıyorsa diğerimiz kaybetmelidir. Oysa ki doğa ve evren verimlidir. Birleşmenin zıttı ayrılıktır. Karşılaştırma yaptığımız zaman ayrılırız. Ayrıştığımız zaman da önce biz eksiliriz yavaş yavaş ve sonra her şey.

Kazanmayı sadece kendi kontrolümüzde olan karakterimiz, başkalarına nasıl davrandığımız ve olaylara nasıl tepki verdiğimiz olarak görürsek hepimiz kazanabiliriz. Dahlimizin olmadığı bizi aşan şeylere -statü, başkalarının düşünceleri, diğer oyun dışı faktörler- kafayı takarak değil. Bruce Lee’nin çok da güzel söylediği gibi: “Unutma dostum, asıl mesele ne olduğu değil, buna nasıl tepki gösterdiğindir. Bir sorunla nasıl başa çıkacağını zihinsel tavrın belirler; bunu bir basamak olarak mı yoksa bir engel olarak mı göreceksin?”

Kendimizi başkalarıyla kıyaslayacaksak eğer bunlar, rol modellerimiz olsun. Karşılaştırmalarımızı onlardan ilham alarak, kendimizi teşvik etmek için yapalım.

Gerçekte düşmanınız olan şey egonuzdur. Önce onu kontrol altına alın. Başarıyı kontrolümüzdeki tek şey olan ‘kendimiz’ için tanımlayın. Yani karşılaştırma yapacaksanız dünkü ya da daha önceki halinizle yapın. Şu an, eskiye göre daha iyi konumda mısınız? Kendinizden daha iyi olabilmek için elinizden gelenin en iyisini yapıyor musunuz?

Stoacılar, tefekkür için bir yol ve araç olarak günlük tutarlardı. Kendinizden uzaklaşmak, olaylara dışardan bakmak ve daha sağlıklı düşünebilmek için mekan değiştirmek güzeldir.

Günlük ya da seyir defteri tutarak da daha önceki sizle şimdiki siz arasındaki resmi daha net görürsünüz. Geriye dönüp bakmak geçmiş duygularınızı, düşünceleriniz ve eylemlerinizi bir bağlama oturtur. Ve bu sayede daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilirsiniz. Elbette hiç gerçekleşmemiş planlar ya da yarım bırakılmış işleriniz olabilir. Bunları şu anki halinize gelmek için geçirdiğiniz çıraklığınızın bir parçası sayabilirsiniz.

(Brigid Delaney’in Kaotik Zamanlarda Stoacı Olmanın Yolları adlı kitabından derlenmiştir.)

Önce İnsan!

Sevmiyorum savaşları. Masumlara zulmeden tüm eğilim, eylem ve düzenleri sevmiyorum. Cahil kalanları, toplumlarını cahil bırakarak hayatlarını kısır döngülere mahkum edenleri. Silah satarak, manipülasyon yaparak para kazanmak uğruna kirli oyunlar oynayanları.

Milyarlarca dolarlarınız var ama yediğiniz zeytinin tadından bile bihabersiniz. Hırsınız, aç gözlülüğüz; yığma, biriktirme telaşınız sizi mezarlarınıza kadar oyalayacak, farkında değilsiniz. Her bir masum can bırakın dünyayı, kainatta da sahip olabileceğiniz tüm servetlerden daha değerli. Umarım bunu kavrayabilecek vicdan, ahlak ve bilince sahip olabilirsiniz.

İstisnasız, amasız, kimliksiz olarak tüm masumlara uygulanan hiçbir zulmu ne vicdanen ne kalben ne de aklen kabul etmiyor ve onaylamıyorum.

Size düşünebilecek olanın düşünebileceği kadar ömür vermediler mi yoksa!..

Sevmiyorum çocukların öldürüldüğü bir dünyayı. Ve sevmiyorum hayalleri çalınan bir dünyayı, çocukların.

Ve sevmeyeceğim geleceklerini çalan hırsızları, çocukların.

Biliyorum bu savaş, ta denizler ötesinden

Biliyorum, bankaların bankasının yiten itibarını kurtarmak için bu saptırmaca.

Ve silahlar…

Boykot etmek, evet.

Kuklayı değil, kuklacıyı,

Şavaşlara yancılık edenleri

İpleri deniz aşırı olanları

Söylemleriyle eylemleri aynı olmayanları

Piyasayı boykot ettiğiniz mallara gebe bırakanları,

Arzı kısıp da patlamışmış gibi talep yaratanları

Ve çocuklarına aynı ürünü globalden 3-4 kat pahalı satanları.

Kamu malına vicdanı sızlamadan çöküp de, sözde yerli ve milliyetçi olanları.

Önce insan!

Tüm kimliklerden önce, insan!

Hangi Durumlarda Oyun (Sistem) Devam Eder

  • İmkanlara ulaşmada fırsat eşitliğinin olduğu
  • Ödül ve gelirin adil bölüşüldüğü
  • Risk ve kayıpların adil dağıtıldığı
  • Uygulamaların yeteneklerle uyum içinde olduğu
  • Gereksiz karmaşıklıktan uzak, net kuralların olduğu
  • Aşırı kurumsallaşma hastalığına bulaşmamış yapıların olduğu

Bir sistemin sağlıklı işleyebilmesi ve dirençsiz bir şekilde süreklilik arz edebilmesi için gerekli şeylerden bazıları. Şimdi bir de oyunlarınızı bu açılardan değerlendirin.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın