Yaklaşık 5 yıldır inceleme yazmak istediğim kitap. Ama bir türlü yapamadım. Fırsatım olmadığından değil. Yarım olacağından korkmamdan daha çok. Nereyi tutsam diğer taraf yarım kalacak gibiydi. Hemen pek çok yerde o kadar güzel pasajlar var ki her birine bir kitap yazacak türden. Şu da var ki bırak kitabı incelemeyi, inceleme düşüncesinde bile tekrar tekrar gözden geçirirken, tıpkı okurken ki gibi, seninle birlikte olan bir hüzün. Yazara saygı mı, kitaba saygı mı; Küçük Ağaç’a, doğa ile insan arasındaki çözülen ilişkiye ağıt mı, ne olduğu belirsiz bir hüzünle birliktesiniz.
Aslında kitabın en güzel incelemesini yorumsuz bir şekilde yine kitaptan pasajları alt alta vererek de yapabilirdim. Sanki böylesine güzel şeyler el değmeden kalmalı. El değmeden kalmalı diyorum çünkü kitapta insan doğa ilişkisinin el değmemişliği var. O zaman da inceleme olmazdı sanırım.
Forrest Carter kitabı Say yayınlarında basılmış. Birbirleriyle devam niteliğinde olan bölümlerden oluşuyor. Kitapta anne ve babasını kaybeden Küçük Ağaç’ın büyükbaba ve büyükannesiyle yaşadığı maceralar, bir devlet kurumunda bakım altına alınması ve geri dönüşü vb konular işlenmiş. Kitap içerikleriyle ve örnekleriyle hem tarihsel hem de sosyolojik gerçekliğe sahip. Yazıldığı dönemin insanına dair ruhsal çözümlemeler taşıyor. Günümüz insanında kopmuş olan insan ve doğa ilişkisinin aslına dair, duyguların köklerine dair harikulade mesajlar taşıyor, Çerokilerin hayatlarından kesitler sunarak. Ruh ve beyin arasındaki bağ kopar mı? Bu kitabı idrak edip bir aynada kendinizle yüzleştiğinizde kopabileceğini anlayacaksınız. Bir rakunu izlemek için etkinliğe ara vermek! Derin, edebi ve duygusal. Kitapta öyle bir dil kullanılmış ki gerçekten insan o dönemlere imrenmeden edemiyor.
“Büyükanne gözlerini yere dikmişti ama Büyükbaba bana bakıyordu. Bu nedenle avlunun kıyısından adım adım yaklaşarak onun yanına gittim ve bacağına tutundum. Beni çekmeye çalıştıkları zaman bile ellerimi gevşetmeyecektim.”
“Büyükanne ardımdan seslendi, “Wales, çocuk yoruluyor!” Büyükbaba geriye döndü. Bana baktı, büyük şapkası yüzünü gölgeliyordu.” “Bir şey yitirdiğin zaman yorulmak iyi gelir” dedi.
Kitapta beğendiğim yerlerden biri de köpeklere adlarını karakterlerini belirtecek şekilde verilmiş olması. Köpeklerle konuşmak, yaşlı ve kör olan köpeği bile gözden çıkarmamak. Geçmişin ve yaşanmışlığın anlamına daha uygun olarak onu bu zor dönemlerinde, en çok ihtiyacı olan dönemlerinde, yalnız bırakmamak. İnsan doğa ilişkisinin nasıllığı… İsim vermek benimsemekti bir bakıma, bir parçan gibi. Kabul etmesen de var olan düzlemi paylaşma refleksi. İsim vermek, bir canlı ya da eşya farketmez.
“Canlanıyor…” dedi yumuşak ve hafif bir sesle gözünü dağdan ayırmaksızın. “Evet, efendim!” dedim, “Canlanıyor.” Büyükbabayla aramda, bir çok insanın bilmediği bir dil olduğunu hemencecik orada öğrendim.
“Büyükbaba, kalkabilirsem onunla yüksekteki patikaya gidebileceğimi ama asla beni uyandırmayacağını söyledi. “Bir erkek sabahları kendi kendine kalkar,” dedi bana.
Büyükanne’nin adı Bonnie Bee’ydi. Gece geç vakit Büyükbaba’nın, “Sen kandaşımsın, Bonnie Bee!” dediğini duyduğum zaman, “Seni seviyorum!” dediğini biliyordum çünkü duygu sözcüklere yansıyordu.
Konuşurken Büyükanne, “Ben kandaşın mıyım Wales?” diye sorar da, Büyükbaba, “Sen kandaşımsın,” derse, bunun anlamı “Seni anlıyorumdu.” Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyükanne anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi. İnsanları ve Tanrı’yı anlamazsan ne insanları ne de Tanrı’yı sevebilirdin.
Büyükbaba, onun döneminde “kabile insanlarının” anladığınız ve anlayışla baktığınız insanlar anlamına, dolayısıyla “sevilen insanlar” (kandaş olmak) anlamına geldiğini söyledi. Ama insanlar bencilleştiler ve sözcüğü yalnızca kan akrabaları anlamına indirgediler ama aslında hiçbir zaman sözcüğün bu anlama gelmesi düşünülmemişti.
Doğadan yalnızca gereksinim duyduklarını almak fazlasını değil. Diğer insanlara baktığı zaman kötülük ve çıkardan başka bir şey görmeyenler, yürüyen ölüler değil midir?
Birçok insan, yankılandığı zaman dağ sesleri gibi çıkan çeşitli konuşma tonları olduğunu bilmez- Çerokiler bilir- ağaç ve çalılardaki rüzgar ve belki akan su… Büyükbaba ile ben böyle konuşuyorduk.
Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve doğanın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır.
İki yandan geçerken hışırdayan ve konuşan büyük akçaağaçlar olan kapılardan geçtik. Ama kadın ağaçlara hiç bakmadı bile, ben baktım. Onlar beni duymuşlardı… Peki ya bizler! Hayat telaşesinde terkimizdeki yükledikçe yüklediğimiz planlar, beklentiler, bitip tükenmeyen arzularımız! Anı kaçırırken acaba daha neleri kaçırıyoruz dersiniz.
Doğanın dili olur mu? Kuşların hareketlerinin ya da ötüşlerinin. Eğer ki bir ruh aklın varsa elbette olur. Bazen koku, bazen ses, bazen bakış ve dinleyiş çoğu zaman. Ama çoğu zaman hırstan arındırılmış bir sevgiyle bezeli bir anlayış. Başkasının tabağına sulanmadan ve sorumlu davranış. Dinlemek, dinlemek, dinlemek. Ağaçları, kuşları, göğü, toprağı, bitkileri. Yani kısaca Toprak Ana’yı dinlemek. Doğaya hükmetmek değil. Öğrenmek ve onun bir parçası olarak yaşamak. Doğanın kanunlarına ve ruhuna uygun bir doğaçlama bu. İnsani olmanın aslı bir bakıma.
Dokusu hüzün olan kitap. Paylaşmanın, saygı duymanın, doğal olmanın, iyi edebiyatın örneği olan bu kitabı mutlaka okuyun.
Haşim Sönmez