Hamster Çarkından Melek Haresi Yaratmak

Soyut düşünce yaşama karşı körleşmeye neden olur, der Bruce Lee.

Sürekli bir şeyleri düşünceler dünyasında halletmeye çalışmak, gerçek dünyayla aradaki bağın koparılmasına sebep olur. Etrafındaki şeyleri göremez, duyamaz olursun bozulmuş algıyla. Burda, yaratılan bir şartlanma körlüğüdür. Diğer taraftan aynı körlük düşünceden uzak ve sadece eylem ve uygulamalara hapsolmuşsa da oluşacaktır. Bu anlamda denge önemlidir.

İnsanın sürekli gelişimini sağlayabilmesi için belirli kalıp ve sistemlere çok fazla takılmaması gerekir. Değişen koşul ve imkanlar için belli bir esneklik her daim var olmalıdır. Doğaçlamayla örülmüş bir esneklik.

İster düşüncelerimizde, ister tercihlerimizde, isterse eylemlerimizde olsun; sonuçları belirleyen şey tutum ve tepkilerimizin dayandığı değerler çarkıdır. Bu çarkın sınırlarını karakterimiz belirleyecektir. Aynı şekilde bu sınırlar bizimde sınırlarımız olacaktır. Aslında sınırlama varsa tutsaklık ve çürüme de vardır. Tam tersi sınırlama da yoksa hedefsizlik ve savruluş vardır. Bu sebeple sınırlarımızı nerde belirleyeceğimize dikkat etmemiz gerekir.

Sizi öğüten, sıkboğaz eden, tekdüze kılan ve tekrar ettiren her şey hamster çarkınızdır. Bunu melek haresine dönüştürmek içinde yapabileceğimiz en güzel şey; algınızı temiz tutmak ve sınırlarımızı belirleyen şeylerin, evrensel ahlaki değer ve yargılar olmasıdır.

Statükoyu Yaratmak

Tek adamlarla ya da onların temsil ettiği güçlerle değil, türlü suçluluk ve korkularla bu gücün statükosunu yaratmak isteyen kokuşmuş bir refleks kümesiyle mücadele vardır. Tek adamların bile bu kadarını tahayyül edecek potansiyeli yoktur. Tek adamlar bazen öyle kandırılmıştır ki, buna kendileri de en içsel derecede inanmışlardır, kraldan çok kralcıların hezeyanını gerçek bir idealizme dönüştürmüşlerdir. Benden sonra her şey yerle yeksan olur türküsüne göbekten bağlanmışlardır. Statüko burdan doğar ve beslenir. Suçluluk ve korku o kadar büyüktür ki hukukun üstünde, tüm kapıları açan, herkesi dize getiren, varlığının ve gücünün büyük çoğunluğu hayal ürünü olan bir Sam Gold yaratılmalıdır. Ve o Sam Gold’un arkasına sığınılır. Kafa karışıklığı o kadar büyüktür ki egolar her şeyi dost ve düşman imgesinde tanımlar. Bu süreç çoğu zaman toplumsal bir bilinç altından ilerler. Zira eylem ve olguları çoğu mantık terazisine oturmaktan uzaktır. Yozluk o derecedir ki planlamadan daha çok bir savruluş sürecidir işleyen.

Oysa doğada her zaman en güçlüler kazanmaz. Toplumsal iç dinamikler de böyle işler. En iyi adaptasyon yeteneğidir kazananı belirleyen. Yeterli acılar çekilip, sorgulamalar yapıldıktan sonra toplumsal bilinç yukardaki reflekslerin tam tersinin kullanarak bir İnce Memed yaratır. Bu da çoğu zaman hayalidir, ve destansı abartmalarla kar topuna dönüşür. Tıpkı diğeri gibi, kedi bir anda aslana dönüşür. Süreç dönüşecekse eğer burdan tersine döner. Bazı Uzak Doğu felsefelerinde yin-yang olarak simgeleştirilen bu süreç totalde sürekli güç erklerinin değiştiği bir döngüdür, zamana yayılmış. Ve bu döngünün tarihi insanın da tarihidir.

Haşim Sönmez

Bir Değirmen Taşı Olarak Umut!

Ey, şifa kaynağı mücevher,

Hastalarına bir bak

Merhem elinde fakat

Bizi yaralı bırakıyorsun

Bir ömür daha lazım,

Vefatımızdan sonra

Çünkü bu ömrümüzü sadece,

Umutlanmakla geçirdik.

(Nobahari, Sadi Şirazi)

İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin ölmeden önce dinlemek istediği şarkı bir hastane odasında Solmaz Naraghi tarafından söyleniyor. Günlerce defaatle dinledim. Vuruldum, çarpıldım, zerrelere ayrıldım, yenilendim ve aynı döngü…Resme nereden baksan değişiyor, her nereden bakarsan başka düzen, başka yaşam, başka kurallar, başka acılar, başka yalanlar. Başka başka dünyalar… Benzer bir duyguyu ki ben merhem sahibini ‘Yaratıcı’ olarak algılıyorum, yıllar önce Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Bir Adam Yaratmak’ kitabını okuduğumda yaşamıştım. Aylarca etkisinden çıkamamıştım. Çare mi, çaresizlik mi; adını zaman koyacak! Yetmedi yönetmeni araştırdım. ‘Rüzgâr Bizi Sürükleyecek’ adlı filmini izledim. O da ayrı bir vurdu beni. Ve yine karmakarışık duygular. Toplumsal açıdan değişimleri görünce şaşırıyor insan gerçekten. İç içe girmiş evler, sadelik ve masumluk. Kendini mekâna koysan çıldırmalık! Tam kendinden utanmak niyetiyle kendine bağırmalık bir sunum! Filmden sonra bazı Hollywood filmlerine şöyle bir baktım. Ne kadar iğreti ve insan denen varlığın doğasından uzak. Üşümeyen, yorulmayan, ağlamayan insan mı olur? demekten kendimi alamadım. Ve ne kadar da uzaklaştığımızı düşündüm yaratılışsal kodlarımızdan, ne kadar da uzaklaştırıldığımızı.

Filmde beni etkileyen kısımlar ise şunlardı: “Herkes aynı oyunu oynuyor.” “Yüz yıldan sonra her şey antika sayılır.” “- Neden tek başınasın? – Yalnız çalışmak işleri kolaylaştırır.”

En çok etkileyen kısımlar ise: “İnsan bu güzel dünyaya, tabiat harikalarına ve Allah’ın nimetlerine gözlerini kapadığı zaman bir daha hiç geriye dönmeyecek demektir…” (İster ölmek deyin, ister ruh ve beden arasındaki bağın kopması deyin. Ne derseniz deyin sonuç aynı hüsran oluyor.) “Diyorlar ki hurili cennet güzeldir. Ben diyorum ki üzüm suyu ondan daha güzeldir. Elinde olana sarıl, o boş vaatleri bırak. Davulun bile sesi uzaktan güzeldir. Elinde olana sarıl! (Bir kuru umutla harcanan zamana üzülmemek elde mi? İcraat lazım, iş lazım, hareket…)

Yarına dair umutlarımız var. Gerek dünyalık, gerekse ahiretlik. Çok güzel, güzel de sadece umut taşımak ve bu umudu gerçekleştirmek için çabalamamak ne kadar doğru. Tıpkı pek çok kavram gibi umut ta çift başlı bir yapı taşıyor sanki. Hem umut edeceksin, hem de umut ettiğine ulaşmak için çabalayacaksın. Sabır da öyle değil mi zaten. Sabrettiğini iddia ettiğin şeye karşı aktif bir mücadele vermiyorsan o sabır değil hezeyana dönüyor bir. Yüce Yaratıcı’nın sünneti olsa gerek eşyaya hakikat, kader tayin ederken, onlara bir ölçü koyarken. O dem kavramları doğru yorumlarken elimizde kullanmamız gereken iki kilit kavram oluyor. Bunlar; denge ve çaba. 

Bencileyin kendimde gördüğüm eksiklik ve yazının başlığına ilham olan şey çaba yoksunu bir umut kavramıydı. Bir değirmen taşı olarak umut! Yıllarca inandığın türkünün bir şiirle ya da başka herhangi şeyle yerle yeksan edilişi hazmı kolay olmayan, vurucu bir o kadar da yaralayıcı değil midir? Yıllarca ıstıraplara ve acılara direnen son kalendi belki de ‘umut’. Onlarca yıl önceki umutlarına bakıyorsun. Bugün hâlâ aynılar! Yüceler, yüce olmasına lakin onlarca yıl öncekinden bir adım bile daha yakın değiller. Buna hangi umut derler?..Sesli düşünüyorum: Yüreklerimizi birbirine ekleyelim. Haydi, bu gün, burada, şimdi umudu yeniden tanımlayalım. Ve tanımladığımızı da uygulayalım. Umutlarımızı şehir efsanelerinden çıkarıp ayakları yere basan bir gerçeklik kılalım. Bir değirmen taşı, bir törpü olarak zaman ve enerjimizi tüketen bir kavramdan; bizleri tamamlayan, yaşam enerjimizi yükselten bir ruha büründürelim. Elimizdekilere sarılıp, hakikat olduğuna inandığımız değerler için çabalayalım. Umut et ve çabala…

Not: Video bağlantı: https://youtu.be/aJ3kXErtAg8 Film bağlantı: https://youtu.be/Te7ju5vC038

(Haşim Sönmez)

Küçük Ağaç’ın Eğitimi (kitap inceleme)

Yaklaşık 5 yıldır inceleme yazmak istediğim kitap. Ama bir türlü yapamadım. Fırsatım olmadığından değil. Yarım olacağından korkmamdan daha çok. Nereyi tutsam diğer taraf yarım kalacak gibiydi. Hemen pek çok yerde o kadar güzel pasajlar var ki her birine bir kitap yazacak türden. Şu da var ki bırak kitabı incelemeyi, inceleme düşüncesinde bile tekrar tekrar gözden geçirirken, tıpkı okurken ki gibi, seninle birlikte olan bir hüzün. Yazara saygı mı, kitaba saygı mı; Küçük Ağaç’a, doğa ile insan arasındaki çözülen ilişkiye ağıt mı, ne olduğu belirsiz bir hüzünle birliktesiniz.

Aslında kitabın en güzel incelemesini yorumsuz bir şekilde yine kitaptan pasajları alt alta vererek de yapabilirdim. Sanki böylesine güzel şeyler el değmeden kalmalı. El değmeden kalmalı diyorum çünkü kitapta insan doğa ilişkisinin el değmemişliği var. O zaman da inceleme olmazdı sanırım.

Forrest Carter kitabı Say yayınlarında basılmış. Birbirleriyle devam niteliğinde olan bölümlerden oluşuyor. Kitapta anne ve babasını kaybeden Küçük Ağaç’ın büyükbaba ve büyükannesiyle yaşadığı maceralar, bir devlet kurumunda bakım altına alınması ve geri dönüşü vb konular işlenmiş. Kitap içerikleriyle ve örnekleriyle hem tarihsel hem de sosyolojik gerçekliğe sahip. Yazıldığı dönemin insanına dair ruhsal çözümlemeler taşıyor. Günümüz insanında kopmuş olan insan ve doğa ilişkisinin aslına dair, duyguların köklerine dair harikulade mesajlar taşıyor, Çerokilerin hayatlarından kesitler sunarak. Ruh ve beyin arasındaki bağ kopar mı? Bu kitabı idrak edip bir aynada kendinizle yüzleştiğinizde kopabileceğini anlayacaksınız. Bir rakunu izlemek için etkinliğe ara vermek! Derin, edebi ve duygusal. Kitapta öyle bir dil kullanılmış ki gerçekten insan o dönemlere imrenmeden edemiyor.

“Büyükanne gözlerini yere dikmişti ama Büyükbaba bana bakıyordu. Bu nedenle avlunun kıyısından adım adım yaklaşarak onun yanına gittim ve bacağına tutundum. Beni çekmeye çalıştıkları zaman bile ellerimi gevşetmeyecektim.”

“Büyükanne ardımdan seslendi, “Wales, çocuk yoruluyor!” Büyükbaba geriye döndü. Bana baktı, büyük şapkası yüzünü gölgeliyordu.” “Bir şey yitirdiğin zaman yorulmak iyi gelir” dedi.

Kitapta beğendiğim yerlerden biri de köpeklere adlarını karakterlerini belirtecek şekilde verilmiş olması. Köpeklerle konuşmak, yaşlı ve kör olan köpeği bile gözden çıkarmamak. Geçmişin ve yaşanmışlığın anlamına daha uygun olarak onu bu zor dönemlerinde, en çok ihtiyacı olan dönemlerinde, yalnız bırakmamak. İnsan doğa ilişkisinin nasıllığı… İsim vermek benimsemekti bir bakıma, bir parçan gibi. Kabul etmesen de var olan düzlemi paylaşma refleksi. İsim vermek, bir canlı ya da eşya farketmez.

“Canlanıyor…” dedi yumuşak ve hafif bir sesle gözünü dağdan ayırmaksızın. “Evet, efendim!” dedim, “Canlanıyor.” Büyükbabayla aramda, bir çok insanın bilmediği bir dil olduğunu hemencecik orada öğrendim.

“Büyükbaba, kalkabilirsem onunla yüksekteki patikaya gidebileceğimi ama asla beni uyandırmayacağını söyledi. “Bir erkek sabahları kendi kendine kalkar,” dedi bana.

Büyükanne’nin adı Bonnie Bee’ydi. Gece geç vakit Büyükbaba’nın, “Sen kandaşımsın, Bonnie Bee!” dediğini duyduğum zaman, “Seni seviyorum!” dediğini biliyordum çünkü duygu sözcüklere yansıyordu.

Konuşurken Büyükanne, “Ben kandaşın mıyım Wales?” diye sorar da, Büyükbaba, “Sen kandaşımsın,” derse, bunun anlamı “Seni anlıyorumdu.” Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyükanne anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi. İnsanları ve Tanrı’yı anlamazsan ne insanları ne de Tanrı’yı sevebilirdin.

Büyükbaba, onun döneminde “kabile insanlarının” anladığınız ve anlayışla baktığınız insanlar anlamına, dolayısıyla “sevilen insanlar” (kandaş olmak) anlamına geldiğini söyledi. Ama insanlar bencilleştiler ve sözcüğü yalnızca kan akrabaları anlamına indirgediler ama aslında hiçbir zaman sözcüğün bu anlama gelmesi düşünülmemişti.

Doğadan yalnızca gereksinim duyduklarını almak fazlasını değil. Diğer insanlara baktığı zaman kötülük ve çıkardan başka bir şey görmeyenler, yürüyen ölüler değil midir?

Birçok insan, yankılandığı zaman dağ sesleri gibi çıkan çeşitli konuşma tonları olduğunu bilmez- Çerokiler bilir- ağaç ve çalılardaki rüzgar ve belki akan su… Büyükbaba ile ben böyle konuşuyorduk.

Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve doğanın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır.

İki yandan geçerken hışırdayan ve konuşan büyük akçaağaçlar olan kapılardan geçtik. Ama kadın ağaçlara hiç bakmadı bile, ben baktım. Onlar beni duymuşlardı… Peki ya bizler! Hayat telaşesinde terkimizdeki yükledikçe yüklediğimiz planlar, beklentiler, bitip tükenmeyen arzularımız! Anı kaçırırken acaba daha neleri kaçırıyoruz dersiniz.

Doğanın dili olur mu? Kuşların hareketlerinin ya da ötüşlerinin. Eğer ki bir ruh aklın varsa elbette olur. Bazen koku, bazen ses, bazen bakış ve dinleyiş çoğu zaman. Ama çoğu zaman hırstan arındırılmış bir sevgiyle bezeli bir anlayış. Başkasının tabağına sulanmadan ve sorumlu davranış. Dinlemek, dinlemek, dinlemek. Ağaçları, kuşları, göğü, toprağı, bitkileri. Yani kısaca Toprak Ana’yı dinlemek. Doğaya hükmetmek değil. Öğrenmek ve onun bir parçası olarak yaşamak. Doğanın kanunlarına ve ruhuna uygun bir doğaçlama bu. İnsani olmanın aslı bir bakıma.

Dokusu hüzün olan kitap. Paylaşmanın, saygı duymanın, doğal olmanın, iyi edebiyatın örneği olan bu kitabı mutlaka okuyun.

Haşim Sönmez

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın